- New
- Research Article
- 10.54659/ulum.1668525
- Dec 31, 2025
- ULUM
- Mujahid Hamza Shıtu
The Wahhābī/ Salafī outreaches in the second half of the 20th century brought about a new dimension to Muslim-Christian relations in Nigeria. Researchers who studied the phenomenon, seldom make in-depth examination of this characteristic, nonetheless, writers ascribed fundamentalism to the Izala Movement which represents the Wahhābī ideology. It is however, noteworthy that the Salafī canon was not well articulated in Nigeria at that time to influence interreligious crisis, though it instigated intra-Muslim conflicts, since its primary aim is to purify Islam from within. The return of hundreds of Nigerian scholars from Middle Eastern universities, and more specifically from the Islamic University of Medina, popularised heated debates about the Salafī canons. One of the notions that is generating controversies is inter-faith dialogue with the Christian co-citizens of Nigeria. Many have branded participation in the encounters as outright disbelief and have castigated Muslim dialoguers as promoters of a new religion. The bottom line is that it negates al-Walā’ wa-l- Barā’. This research analyses the countering arguments of the Muslim exponents and opponents of inter-faith dialogue in Nigeria who based their opposition on the Salafī canon, and its implications on harmonious coexistence among Nigerians irrespective of religious affinity.
- New
- Research Article
- 10.54659/ulum.1711155
- Dec 31, 2025
- ULUM
- Cenksu Üçer + 1 more
Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kuruluna (Kurul) yöneltilen sorularda Alevî gelenek hakkında ön plana çıkan konular incelenmektedir. Alevî gelenek, dünyada ve ülkede yaşanan gelişmelere bağlı olarak özellikle de kimlik politikaları kapsamında gerek ulusal gerek uluslararası arenada siyasetten hukuka; dinî hayattan sosyokültürel hayata farklı alanlarda canlı bir gündem konusu olmuştur. Kurula dinî sosyokültürel hayatın farklı yönleri hakkında pek çok soru sorulmaktadır. Bu topraklarda özellikle siyasî tarih bağlamında yaşanan olaylara bağlı olarak günümüzde daha çok Alevî ismiyle alınan gelenek ve mensupları hakkında eksik, örtük, yanlış ya da manipülatif bilgilerden kaynaklı birtakım anlayışların olduğu görülmektedir. Bu konuda sağlıklı bir bakış açısının yerleşmesi adına (sosyolojik anlamda) toplumun bir kesimi ve onların mensup olduğu gelenek hakkında Kurula yönlendirilen sorularda ön plana çıkan konuların ele alınması önemlidir. Bu itibarla araştırmada Alevî gelenek ile ilgili olarak Kurula yöneltilen soruların incelenmesi amaçlanmaktadır. İslâm Mezhepleri Tarihi alanında yürütülen bu çalışmanın temel hipotezi, konu hakkında sorulan soruların dünyada ve ülkede göç, şehirleşme ve kimlik politikaları vb. bağlamında dinî sosyokültürel hayatta yaşanan gelişmeler çerçevesinde yöneltilmiş olacağı şeklindedir. Nitel hüviyetli bu çalışmanın evreni Ocak 2012 – Mayıs 2018 tarih aralığında Kurula internet üzerinden Soru Sor platformu “kurul.diyanet.gov.tr, fetva.diyanet.gov.tr” adresine gelen sorular olarak belirlenmiştir. Araştırma söz konusu evrende Alevî gelenek hakkında sorulan sorular örnekleminin doküman taramasıyla belirlenip incelenmesine dayanmaktadır. Araştırmanın amacı ve hedeflerine bağlı olarak çalışma deseni Alevî geleneğin neliği, Bektaşilik ile ilişkisi, geleneğin dinî statüsü, mezhep olup olmadığı, farklı dinî anlayışlar (Sünnîlik ve Şîilik/İmâmiyye Şîası) ile ilişkisi, gelenekte Hz. Ali’nin konumu; namaz, oruç, kurban, cem ve cemevi gibi ibadet hayatının bazı unsurları; evlilik, komşuluk, isim koyma ve Yunus Emre’nin konumu gibi gelenek ve sosyal hayata dair bazı konular; gelenek hakkındaki bazı tartışmalar kapsamında Diyanet İşleri Başkanlığı konuları çerçevesinde planlanmıştır. Kurula Alevî gelenek hakkında yöneltilen sorularının dünyada ve ülkede yaşanan gelişmeler doğrultusunda ortaya çıkan göç, şehirleşme, kimlik politikaları vb. hususlara bağlı olarak şekillenen dinî sosyokültürel hayat bağlamında yoğunlaştığı görülmüştür.
- New
- Research Article
- 10.54659/ulum.1790057
- Dec 31, 2025
- ULUM
- Hasan Demir
Etil alkol, günümüzde tıp, kozmetik ve gıda sektörlerinde yaygın biçimde kullanılmaktadır Dezenfektanlar, parfümler, ağız gargaraları, ilaçlar ve bazı gıda ürünlerinde yer alması, Müslüman bireylerin günlük yaşamında bu maddeyle doğrudan temas kurmalarına neden olabilmektedir. Mezkûr durum, İslam hukuku açısından etil alkolün maddî necâset statüsünün belirlenmesini hem teorik hem de pratik açıdan önemli hâle getirmektedir. Zira bir maddenin necis kabul edilip edilmemesi, onunla temas eden kişinin ibadetlerinin geçerliliği, söz konusu maddenin kullanımı ve ticareti gibi pek çok alana doğrudan etki etmektedir. İslam hukukunda maddî necâset, fiziksel olarak pis kabul edilen ve ibadetlere engel teşkil eden maddeleri ifade eder. Etil alkolün hükmü, sarhoşluk veren içkiler (hamr) etrafında şekillenen fıkhî tartışmalarla yakından ilişkilidir. İlk dönem fıkıh âlimlerinin bir kısmı hamrın maddî olarak temiz olduğu, haramlığın yalnızca içilme fiiline yönelik olduğu görüşündedir. Söz konusu yaklaşıma göre yapısal olarak pis olmayan bir maddenin kullanımı ibadetlere zarar vermez. Buna karşılık, mezheplerin çoğunluğu hamrı maddî necâset kapsamında değerlendirmiştir. İlgili görüş, özellikle Mâide sûresi 90. âyetindeki “rics” ifadesine dayanarak, hamrın şeytan işi bir pislik olduğu ve dolayısıyla fiziksel olarak da necis kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Çalışmanın amacı, etil alkolün maddî necâset olup olmadığına dair klasik fıkıh birikimi ile çağdaş yaklaşımları karşılaştırmalı olarak ele almak ve bu tartışmanın güncel hayattaki yansımalarını değerlendirmektir. Etil alkolün necis kabul edilmesi durumunda, etanol içeren ürünlerle temas eden kişinin ibadetleri tartışmalı hâle gelebilir. Temiz kabul edilmesi durumunda ise bu ürünlerin kullanımı dinî açıdan sorun teşkil etmeyecektir. Dolayısıyla konu hem fıkhî tutarlılık hem de çağdaş ihtiyaçlara cevap verebilme açısından yeniden ele alınmaya muhtaçtır. Çalışmada yöntem olarak doküman analizi yöntemi benimsenmektedir. Bu kapsamda klasik fıkıh kaynakları, mezheplerin içtihatları ve modern dönem hukukçuların eserleri sistematik biçimde incelenerek, etil alkolün necâseti konusundaki görüşler karşılaştırmalı bir yaklaşımla analiz edilmektedir.
- New
- Research Article
- 10.54659/ulum.1726593
- Dec 31, 2025
- ULUM
- Ramazan Demirci + 1 more
Kültürel çeşitliliğin din öğretimindeki yerini incelemeyi amaçlayan bu araştırmanın konusu, kültürel çeşitlilikle ilgili konuların, öğrenci yapısı bakımından çeşitlilik arz eden bir sınıfta, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi özelinde nasıl sunulduğunu incelemektir. Araştırmada, nitel araştırma desenlerinden “durum çalışması” deseni kullanılmıştır. Araştırmaya ilişkin veriler görüşme ve katılımlı gözlem tekniklerinden yararlanılarak elde edilmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu Adana ilinin Çukurova, Seyhan, Yüreğir ve Sarıçam merkez ilçelerinde bulunan toplam 15 ortaöğretim (Anadolu lisesi, Fen lisesi ve Mesleki ve Teknik Anadolu lisesi) kurumunda görev yapan 32 DKAB öğretmeni ve bu okullarda öğrenim gören 25 öğrenci oluşturmaktadır. Veriler 2023-2024 eğitim öğretim yılında toplanmıştır. Çalışma grubuyla görüşme yapılmış ve bu görüşmelerde araştırma için özel olarak geliştirilen yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Çalışma grubu oluşturulurken farklı kültürel çevrelere mensup öğrencilerin yer aldığı sınıflara ulaşılmaya gayret edilmiştir. Ayrıca DKAB dersinde, özellikle kültürel çeşitlilikle ilgili konuların işlendiği dönemde (yıllık plana göre) sınıf içi gözlemler yapılmıştır. Elde edilen veriler araştırmanın problemi çerçevesinde, belli tema ve kategorilere göre analiz edilmiş, ilgili bilimsel literatür ışığında tartışılmıştır. Araştırma sonucunda, çalışma grubunun yer aldığı farklı kültürlere mensup öğrencilerin yoğun olduğu sınıflarda, farklı din, dünya görüşü ve İslam içi yorumlar işlenirken nesnel ve öznel dil olarak kavramsallaştırılabilecek iki temel sunum biçiminin öne çıktığı anlaşılmıştır. Katılımcı görüşlerinde ve sınıf içi gözlemlerde kültürel farklılıkların genel olarak gözetildiği, özellikle tarafsızlık, kapsayıcılık, nesnellik vb. nitelikleri belirgin bir sunum dilinin öne çıkarıldığı, kimi özel durumlarda ise daha duygusal ve korumacı refleksleri olan öznel bir dile başvurulduğu anlaşılmıştır. Buradan hareketle din öğretiminde kültürel farklılıklara daha duyarlı, çok dilli-kültürlü yaklaşımların işe koşulmasının anlamlı olacağı söylenebilir.
- Research Article
- 10.54659/ulum.1715188
- Jul 31, 2025
- ULUM
- Hasan Kardaş + 1 more
Kıraat ilmi, Kur’an lafızlarının doğru okunması ve anlaşılmasında kritik bir yere sahiptir. Bu çalışmada, Türkiye’de son beş yıl içinde Dergipark veri tabanında yayımlanmış kıraat alanındaki bilimsel makaleler sistematik bir şekilde değerlendirilmiş ve içeriklerine göre titizlikle sınıflandırılmıştır. Yapılan inceleme sonucunda toplam 342 makalenin yayımlandığı tespit edilmiştir. Bu makaleler, kıraat âlimlerinin görüşlerinin derinlemesine incelenmesi, kıraat literatüründeki şahıslar ve eserlerin ayrıntılı tanıtılması, kıraat ilminin temel kavram ve usulü üzerine yapılan araştırmalar, Kur’an metninin yapısı ve Resmü’l-Mushaf ile ilgili önemli çalışmalar, kıraat tarihi ve gelişimi üzerine odaklanan incelemeler, kıraat ilminin diğer ilimlerle bağlantısını ele alan analizler, eser karşılaştırmaları ve alanla ilgili diğer özgün araştırmalar olmak üzere başlıklar altında gruplanmıştır. Bu sınıflandırma, kıraat alanındaki akademik faaliyetlerin kapsamını ve çeşitliliğini gözler önüne sererek alanda çalışan araştırmacılar için faydalı bir rehber olmayı hedeflemektedir.
- Research Article
- 10.54659/ulum.1709042
- Jul 31, 2025
- ULUM
- Halil İbrahim Hançabay
Hz. Osman’ın halifelik dönemi (23-35/644-656), genellikle iki ana evre çerçevesinde değerlendirilmektedir. İlk altı yıl, fetihlerin devam ettiği ve refah düzeyinin yüksek olduğu bir dönem olarak öne çıkarken; ikinci altı yıl, ganimet gelirlerinin azalmasına bağlı olarak ekonomik kriz ve toplumsal huzursuzlukların baş gösterdiği bir süreç olmuştur. Bu bağlamda, özellikle Kûfe, Basra ve Fustât gibi garnizon şehirlerde yaşayan kabile mensuplarına yapılan maaş (atıyye) ödemelerinde meydana gelen aksaklıklar, merkezî idareyle eyaletler arasında gerginliklere yol açmış ve neticede Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle sonuçlanan fitne süreci başlamıştır. Bu dönemin dikkat çeken meselelerinden biri olarak, Ebû Zer el-Gıfârî’nin servet biriktirme (kenz) ve infak konularındaki eleştirileri, özellikle Hz. Osman ve Muâviye ile ilişkileri ve Rebeze’ye gidiş süreci geniş tartışmalara konu olmuştur. Bu çalışmada Ebû Zer’in ön-ce Dımaşk’a yerleşmesi ardından Medine’ye dönmesi ve buradan Rebeze’ye gidiş sürecinde yaşanan gelişmeler hem siyasî bağlam hem de tarihî rivayetlerin tutarlılığı açısından ele alınmış; Ebû Zer’in Rebeze’ye sürgün edilip edilmediği konusunun tek yönlü bir yaklaşımla değil, çok boyutlu bir bakış açısıyla incelenmesi gerektiği vurgulanmıştır.
- Research Article
- 10.54659/ulum.1695658
- Jul 31, 2025
- ULUM
- Zeki Salih Zengin
Cumhuriyetin ilanının hemen ardından eğitimde amaç ve yönetim birliğini sağlamak üzere hazırlanan Tevhid-i Tedrisat Kanunu önem ve değerini günümüzde de korumaktadır. Türkiye’deki bütün eğitim kurumlarının yönetiminin Maarif Vekaleti’ne bırakılmasını öngören Kanunun hazırlanmasına götüren süreci iç ve dış gerekçelere bağlı olarak açıklamak gerekir. Kanunun temel amacı olan eğitimin denetimi ve amaç birliğinin sağlanması ihtiyacı, 18. Yüzyıldan itibaren Batı’da gelişen ve bütün dünyayı etkileyen yönetim ve toplum anlayışının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Toplumsal kalkınma ve gelişmenin, nitelikli bilginin üretimi ve paylaşılması ile ilişkili olduğu anlayışı, örgün eğitimin planlı ve düzenli hale getirilmesini zaruri hale getirmiştir. Bu nedenle eğitim yönetimi vakıflar gibi özel kurumların değil devletin sorumluluk alanı olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış Osmanlı Devleti tarafından da benimsenerek Tanzimat döneminde başlatılan yönetim teşkilatındaki değişim doğal olarak eğitim alanını da kapsamış, geleneksel eğitim kurumları medreseler yanında yönetim, denetim ve sorumluluğu Maarif Nezareti tarafından gerçekleştirilen mektep modeline dayalı yeni bir sistem kurulmuştur. Bunlara yeterli denetimin sağlanamadığı yabancı ve azınlık mektepleri ile Evkaf Nezareti’ne bağlı mektepler de eklenince Osmanlı eğitim sistemi çok başlı bir hale bürünmüştür. Eğitim yönetiminde ortaya çıkan bu çok başlılık amaçlara da yansımış, toplumsal ayrışma ve devletin çökmesinde etkili olmuştur. Kurtuluş Savaşı yıllarında Meclis görüşmelerine de yansıyan eğitimdeki çok başlılığın giderilmesi, Cumhuriyet’in kurulmasından hemen sonra gerçekleştirilmiştir. Kanun, aniden alınan bir kararın değil yönetim, toplum ve eğitim anlayışındaki değişimin yanısıra Tanzimat sonrasında yaşanan tecrübenin bir sonucudur. Eğitimde yönetim ve amaç birliğinin sağlanmasını amaçlayan Kanun ile mesleki din eğitimi de düzenlenmiştir. Bu nedenle medreselerin kapanması, mesleki din eğitimi açısından olumsuzluk taşımaz. Çalışmada, Kanun’un hazırlanmasının nedenleri TBMM Zabıt Tutanakları, arşiv belgeleri, yasal düzenlemeler, süreli yayınlar ve konuyla ilgili diğer kaynaklara dayalı olarak tarihî-betimsel yöntemle ele alınarak değerlendirilmiştir.
- Research Article
- 10.54659/ulum.1537415
- Dec 31, 2024
- ULUM
- Büşra Zoba + 1 more
Bu çalışma, Diyanet Gazetesi’nde İslam dininin iman esaslarının ele alınışını konu edinmektedir. 1968-1990 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın süreli dini yayını olarak yayımlanan Diyanet Gazetesi’nin muhtevasında yer alan konulardan biri de İslam dininin inanç/iman esaslarıdır. Kanun’un Başkanlığa yüklediği “toplumu İslam dininin inanç esasları ve din konusunda aydınlatmak” görevi çalışmamızın şekillenmesinde etkili olmuştur. Başkanlığın Diyanet Gazetesi’nde “İslam dininin inanç esasları” hakkında yapmış olduğu bilgilendirmenin incelenmesi önemli görülmektedir. Bu çalışma, Başkanlığın Diyanet Gazetesi’nde iman esasları hakkında yaptığı bilgilendirmeyi incelemeyi, bu konudaki bakış açısını ve katkısını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Nitel araştırma hüviyetindeki bu çalışmada söz konusu amaca bağlı olarak Başkanlığın yapmış olduğu bilgilendirmede klasik Kelam ilminin muhtevasında yer alan bilgiler uluhiyyet, nübüvvet ve sem‘iyyat şeklinde üç başlık altında ele alınmıştır. Bundan ötürü araştırmada Allah’a, meleklere, peygamberlere, kitaplara, ahiret gününe, kader ve kazaya iman olmak üzere 6 esastan müteşekkil iman esasları konusunun ele alınış biçimini ve Başkanlığın bu konulara bakış açısını ortaya koymak hedeflenmektedir. Çalışmanın temel hipotezi, Diyanet Gazetesi’nin İslam dininin inanç/iman esaslarına dair dinî konulara ağırlıklı olarak yer verdiği ve bu konuda yoğun bilgilendirme yaptığı şeklindedir. Çalışmanın deseni bağlamında öncelikle Diyanet Gazetesi’nin kısa bir tarihçesi ve muhtevası hakkında genel bir çerçeve çizilmekte, daha sonrasında uluhiyyet bağlamında Allah’a ve kadere iman, nübüvvet konusu bağlamında peygamberlere ve kitaplara iman, son olarak da sem‘iyyat konusu bağlamında ahiret gününe ve meleklere iman olmak üzere 6 iman esası hakkında bilgilendirme yapılmakta ve çalışma bir değerlendirmeyle tamamlanmaktadır. Araştırmanın bağımlı değişkenleri olarak belirlenen iman esasları ile ilgili olan yazılar, Diyanet Gazetesi’nin (araştırmanın evreni) amaçlı örnekleme ile taranması suretiyle örneklem tespit edilmiştir. Diyanet Gazetesi’nde inanca dair konuları ele alan toplam dört yüz iki (402) yazıdan iki yüz kırk dokuz (249) yazı/makalenin iman esasları ile alakalı olduğu, iman esaslarıyla ilgili yazıların inanca dair olanların yüzde altmış ikisine (%62) tekabül ettiği görülmektedir. Bu makalelerin yüz yedi (107) tanesini uluhiyyet konusu, doksan dokuz (99) tanesini nübüvvet, kırk üç (43) tanesini ise sem‘iyyat konusu oluşturmaktadır. Diyanet Gazetesi’nde 1970-80’li yıllarda iman esaslarıyla ilgili hususların daha fazla yer aldığı görülmektedir. Bu sonuç, Diyanet Gazetesi’nde inanç konularının muhtevasında ağırlıklı bölümün iman esasları konusu olduğunu göstermektedir. Söz konusu dönem itibariyle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin zorunlu olmaması hasebiyle Diyanet Gazetesi’nin; toplumun İslam’ın iman esasları hakkında bilgilendirilmesi hususunda Başkanlığın önemli bir aracı olduğunu ve mühim bir ihtiyacı karşıladığını göstermektedir.
- Research Article
- 10.54659/ulum.1579953
- Dec 31, 2024
- ULUM
- Handan Zülal Ersoy + 1 more
Evlilik birliği ile oluşan aile kurumu tanımlanırken kullanılan temel kavramlardan biri de çocuktur. Toplumlar, biyolojik olarak çocuk sahibi olamayan çiftleri dezavantajlı olarak nitelendirmektedir. Bu nedenle çocuk sahibi olamayan çiftlerin oluşturduğu aileler genellikle dezavantajlı kabul edilmektedir. Bu dezavantajlılığa toplumlar çözüm yolu aramışlardır. Bu çözüm yollarından biri de evlat edinme kurumu vasıtasıyla çiftlerin çocuk sahibi olmasıdır. Evlat edinme, evlat edindirilmeye uygun olan çocukla, durumu evlat edinmeye uygun çiftler arasında mahkeme kararı ile hukuki bir bağ kurmak usulüyle bir aile oluşturma şekli olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışma biyolojik olarak çocuk sahibi olamayan ancak evlatlık kurumuna başvurarak çocuk sahibi olan dezavantajlı çiftlerin duygu, düşünce ve tutumlarını incelenmeyi amaçlamaktadır. Koruyucu aile, süt evlatlığı, vela, hilf veya lakit gibi evlat edinme kurumuna alternatif olarak geliştirilen uygulamalara değinmemektedir. Çünkü, evlat edinme kurumuna başvurma yolunun meşruluğu bu benzer uygulamaların aksine toplumların değer dünyasına göre farklılaşmaktadır. Batılı hukuk sistemlerinde meşru görülen ve teşvik edilen bu uygulama, dünyada yazılan çoğu medeni kanunda da kendisine yer bulmuştur. İslam medeniyetinde ise şeriata bakıldığında yapay bir şekilde kurulan bu soy bağı şekli birçok sebepten ötürü yasaklanmıştır. Bu sebepler, nesebin korunması, miras hakkının korunması, mahremiyetin korunması, nafaka hakkının korunması ve velayet olarak sınıflandırılmaktadır. Bu bağlamda hem Türk Medeni Kanunu’yla kabul edilen hem de İslam inancında yasaklanan bu uygulamaya karşı toplumun eğiliminin hangi yönde olduğu anlaşılmaya çalışılmaktadır. Araştırma evlat edinme kurumuna yönelen çiftlerin toplumda dezavantajlı bir grup oluşturma nedenlerinin tespiti, bu aileleri evlat edinmeye iten ana etkenlerin analizi ve evlat edinme sürecinde bu çiftlerin psikolojik ve dini tutumlarının tahlilinden oluşmaktadır. Psikoloji ve din psikolojisine ait teorilerle temellendirilmeye çalışılan bu araştırma, evlatlık kurumuna dini-psikolojik yeni bir bakış açısı getirmesi bakımından önem arz etmektedir. Nitel araştırma yöntemine başvurulan çalışmada biyolojik olarak çocuk sahibi olamamış dokuz çiftten mülakat tekniği ile veriler toplanmış, katılımcıların mülakat formu ekseninde verdiği cevaplar kaydedilmiş, tematik ve betimsel içerik analizine tabi tutularak bulgular yorumlanmıştır. Araştırmanın sonucunda çocuksuz ailelerin dezavantajlı hissetmelerinin ana nedeninin genelde yaşanılan çevre olduğu, çevrenin bu çiftleri aile olarak görmemesinin onlarda olumsuz etki yaptığı söylenebilir. Dolayısıyla bu ailelerin dezavantajlarını ortadan kaldırmak için evlat edinme kurumuna başvurdukları, bu konuda İslam dininin fıkhi hükümlerini ya görmezden geldikleri ya da hükümlerin esaslarını bilseler dahi içinde bulundukları duruma çare bulamadıkları için bir çelişki yaşadıkları ifade edilebilir.
- Research Article
- 10.54659/ulum.1571565
- Dec 31, 2024
- ULUM
- Mahmut Şımşat
İbn Sînâ’nın mâhiyet teorisi, varlık ile mâhiyet arasındaki ayrım üzerine temellenmiş olup Fahredîn er-Râzî tarafından sistematize edilmiş, daha sonra epistemolojik ve ontolojik olarak Nasîrüddîn et-Tûsî ve Ali Kuşçu tarafından geliştirilmiştir. Celâleddîn ed-Devvânî, bu teoriyi Osmanlı entelektüel geleneğine şerh ve haşiyeleri aracılığıyla tanıtmıştır. Osmanlı düşünürleri bu mirası benimsemiş ve onu metafizik, kelâm ve tasavvuf bağlamlarında daha da derinleştirmiştir. Ancak Kemalpaşazâde, Devvânî’yi Meşşâî ve İşrâkî düşünce arasındaki ayrımı yapamamakla ve analizlerindeki bazı tutarsızlıklardan dolayı eleştirmiştir. Bu çalışma, Devvânî’nin sentezci yaklaşımının varlığın mâhiyete eklenmesi düşüncesinde ortaya çıkardığı sorunlara yönelik Kemalpaşazâde’nin eleştirilerini incelemektedir. Açıklayıcı, yorumlayıcı ve eleştirel yöntemler kullanılmıştır. Öncelikle Devvânî’nin Meşşâî ve İşrâkî gelenekleri birleştirme girişiminden kaynaklanan sorunlar, iki felsefi geleneğin mâhiyet-varlık ilişkisine dair görüşleri karşılaştırılarak tespit edilmiştir. Ayrıca, Devvânî’nin şerhlerinde ortaya koyduğu görüşlerin Tûsî ve Kuşçu’nunkilerle benzerlikleri ve farklılıkları incelenmiştir. Çalışma, Kemalpaşazâde’nin metafizik düşünceye katkılarını ve bu katkıların Osmanlı entelektüel geleneğindeki metafizik kavramların anlaşılmasındaki önemini vurgulamaktadır. Kemalpaşazâde, filozofların varlık ve mâhiyet arasındaki ayrımının varlık taksiminden kaynaklandığını savunmuştur. Bu ayrımlar, somut haricî varlık ile zihnî varlık arasındaki farklardan doğmaktadır. O, Devvânî’yi İbn Sînâ’nın varlığı bir araz olarak sınıflandırmasını yanlış anlamakla suçlamış ve varlığı diğer niteliklerle aynı kategoride sınıflandırmasının hatalı olduğunu öne sürmüştür. Ayrıca, Devvânî’nin zihinsel varlıkların sonsuzluğu ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sonsuz gerileme (teselsül) sorununa dair açıklamalarını tutarsız bulmuştur. Kemalpaşazâde, haricî varlığın mutlaka fiilî bir tezahür mekânı gerektirmediğini savunur ve zihinsel varlıklardaki ortaya çıkan teselsül ihtimalini kabul etmez. O, insanın aklî idrakinin sınırlı kapasitesinin, böyle bir sonsuzluğu imkânsız kıldığını iddia etmektedir. Ayrıca, Devvânî’nin mutlak ve zihnî varlık hakkındaki yorumlarını çelişkili ve eksik bulmuş; bu eksikliklerin, varlık probleminin doğru bir şekilde incelenmesini engellediğini belirtmiştir. Bunun ötesinde, varlığı yalnızca haricî ve zihnî boyutlarla sınırlamanın ontolojik gerçeklikleri yanlış yansıttığını ve kavramsal bir karışıklığa yol açtığını savunmuştur. Bu bulgular, İşrâkî düşüncenin ontolojik sınırlılıklarını ve Devvânî’nin Meşşâî geleneğe ait varlık ve mâhiyetle ilgili sorunları ele alışındaki yetersizliklerini ortaya koymaktadır. Kemalpaşazâde’nin eleştirileri, Devvânî’nin Meşşâî ve İşrâkî düşünce arasındaki ayrımları titizlikle uygulayamamasına ve Sühreverdî’nin ontolojik çerçevesini yüzeysel bir şekilde ele almasına odaklanmıştır. Sühreverdî, varlık kavramını daha genel ve soyut bir anlamda ele almasına rağmen, Devvânî’nin bu konuda derinlikten yoksun bir analiz sunduğunu savunmuştur. Dolayısıyla Kemalpaşazâde, Devvânî’nin sentezinin derinlikten yoksun olduğunu ve mâhiyet-varlık ilişkisine yüzeysel bir yaklaşım sunduğunu ileri sürmüştür.