- Research Article
- 10.51490/oksident.1813230
- Dec 31, 2025
- Oksident
- Sümeyra Arslan
Bu değerlendirme, Jack Goody'nin Batıdaki Doğu isimli eserini incelemektedir. Goody, Batı medeniyetinin biricik ve üstün olduğu yönündeki yerleşik görüşlere karşı çıkarak; akılcılık, kapitalizm ve modern bilim gibi kavramların yalnızca Batı’ya özgü olmadığını savunur. Yazar, özellikle Max Weber ve Karl Marx gibi önemli düşünürlerin “Doğu’nun durağan olduğu, yeniliklere kapalı ve geri kaldığı” iddialarını önemli ölçüde Avrupa-merkezci anlayışa dayandığını savunarak antropolojik ve tarihsel verilerle çürütmeye çalışır. Kitap boyunca; çift taraflı defter tutma gibi iktisadi yöntemlerin, aktif ticaret ağlarının ve Doğu’daki aile yapılarının aslında modernleşmeye engel olmadığını, aksine Batı’nın yükselişinde Doğu ile olan yüzyıllardır süregelen bağlarının önemli bir rol oynadığını gösterir. Sonuç olarak bu eser, Batı ve Doğu’nun ortak bir mirası paylaştığını hatırlatarak, Avrupa-merkezci tarih anlayışını kökten sarsan ve kültürler arası etkileşimi yeniden düşünmemizi sağlayan temel bir kaynaktır.
- Research Article
- 10.51490/oksident.1736336
- Dec 31, 2025
- Oksident
- Azize Uygun
Hıristiyanlıkta kutsal mekanlarda gerçekleştirilen ritüeller, inananların manevi bağlarını somutlaştırdıkları önemli dinî pratikler arasında yer almaktadır. Tarih boyunca gelişen bu ritüeller, insanların imanlarını ifade etme ve kutsal ile iletişim kurma çabalarının bir yansıması olmuştur. Bu ritüeller, kutsal mekanlarda insanların dilek ve dualarını bezler veya çaput parçaları aracılığıyla somutlaştırdığı uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Hıristiyan azizlerine ait mezarların yanı sıra kutsal kabul edilen ağaçlar ve su kaynakları çevresinde de bu uygulamalara rastlanmaktadır. Bez bağlama ve bırakma uygulamaları sadece dua ile sınırlı kalmayıp, bireylerin manevi taleplerine yönelik beden ya da malzeme temelli adak ve niyetlerin de ifadesi olmuştur. Relik kültürüyle bağlantılı bu uygulamalarda, bez parçaları kutsal kalıntıların sembolik uzantıları olarak düşünülmüştür. Bu açıdan, çaput bağlama ve bez bırakma geleneklerinin maddi ve manevi kültürel unsurlar taşıyan zengin bir ritüel alanı oluşturduğu söylenebilir. Bu çalışma, Hıristiyanlık bağlamında şekillenen çaput bağlama ve bez bırakma pratiklerini tarihsel, kültürel ve işlevsel boyutlarıyla ele almaktadır. Genellikle İslam kültürüne özgü bir halk dindarlığı biçimi olarak algılanan bu uygulamanın, yalnızca İslam dünyasına değil Hıristiyanlık başta olmak üzere pek çok inanç sistemine ait benzer formlarla da sürdürüldüğü görülmektedir. Araştırma kapsamında özellikle Katolik gelenek merkez alınarak aziz mezarları, kutsal su kaynakları ve ağaçların halk inançları çerçevesinde nasıl kutsallaştırıldığı analiz edilmiştir. Ayrıca Hıristiyan aziz mezarlarına bırakılan bezler ile brandea ve relik (kutsal kalıntılar) uygulamaları arasındaki ilişki incelenerek konu detaylandırılmıştır. Örneklem, çoğunlukla Katolik geleneğin güçlü olduğu ve relik–brandea kültünün yoğun biçimde yaşandığı, veri açısından daha zengin olan farklı Hıristiyan ülkeler arasından seçilmiş olup çalışmanın tüm mezhepleri ve coğrafyaları kapsama iddiası bulunmamaktadır. Modernleşme ve dijitalleşme süreci ile birlikte, bu gelenekler sadece fiziksel mekanlara bağlı kalmayıp, online dua ve bez bırakma platformları gibi sanal alanlara da taşınmış, böylece inanç pratiği yeni mecralarda kendini yeniden üretebilmiştir. Bu durum, Hıristiyan halk dindarlığında bu pratiklerin canlılığını ve adaptasyon becerisini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda söz konusu pratiğin modern dönemde geçirdiği dönüşümler ele alınarak dijitalleşme süreciyle birlikte bu geleneğin sanal mekâna nasıl uyarlanabildiği üzerinde durulmuştur. Makale, bezle ilgili ritüellerin dinî ve kültürel uygulamalarını, seçilmiş örnekler ve akademik literatür ışığında değerlendirmekte, çaput bağlama ve bez bırakma pratiklerinin, Hıristiyan halk dindarlığında yalnızca tarihsel bir gelenek değil, aynı zamanda günümüzde de yaşayan ve dönüşen bir inanç biçimi olduğunu ortaya koymaktadır
- Research Article
1
- 10.51490/oksident.1787272
- Dec 31, 2025
- Oksident
- Adem Çetin + 1 more
Antik tarih yazıcılığının bazen ideolojiler ve genel kabullerle şekillendiği, bu durumun zihinlerde değiştirilmesi güç kodlar dayattığı göz önüne alındığında, arkeoloji biliminin gerçek tarihsel verileri ortaya çıkararak bu yerleşik algıları dönüştürmedeki kritik rolü büyüktür. Türk tarihinin erken dönemlerine dair yaygın olan “sürekli konargöçer ve medeniyet oluşturamamış” olduğu yönündeki iddialar müstahkem yerleşim yerlerinin keşfedilmesiyle temelden sorgulanmaya başlanmıştır. Türk topluluklarının kentsel kültürünü incelemeyi zorunlu kılan bu bulgular, makalenin ana odak noktasını oluşturmaktadır. Bu çalışma, erken dönem Türk kültürüne ait önemli veriler barındıran Por-Bajin bölgesinin dinî ve kültürel tarihini, arkeolojik keşifler doğrultusunda ortaya çıkarılan buluntular üzerinden mimari ve sanatsal açıdan değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Türkler kendilerine özgü inanç sistemlerine sahip olmalarına rağmen, geniş coğrafyalardaki dinamik yaşam tarzları onların Maniheizm, Budizm ve Hıristiyanlık gibi yayılmacı dinlerle temas etmelerine sebep olmuştur. Özellikle Uygurlar’ın 8. yüzyılda yerleşik hayata geçmeye başlamasıyla birlikte önemli şehir merkezleri kurulmuştur. Pers topraklarında 3. yüzyılda ortaya çıkan Maniheizm, 8. yüzyılda Eltutmuş (Bögü) Kağan’ın Çin’den dönüşünde beraberinde getirdiği rahiplerle Uygur topraklarına yayılmış ve 762 yılında devlet dini statüsünü kazanmıştır. Maniheizm’in yayılımı ve bunun yol açtığı 779’daki Maniheizm karşıtı isyanlar, Por-Bajin’in potansiyel işlevi ve inşası üzerinde önemli bir bağlama sahiptir. Tuva Türkçesinde “kil ev” veya “kerpiç ev” anlamına gelen ve günümüzde Rusya Federasyonu’na bağlı Tuva Cumhuriyeti sınırlarında, Tere-khöl gölü üzerindeki adalarda yer alan Por-Bajin’in işlevi hala kesinlik kazanmamıştır. Yapının, kağanın yazlık sarayı olduğu veya Maniheist bir tapınak olduğu yönünde iki ana varsayım bulunmaktadır. Ancak şimdiye kadar yapılan çalışmalar Por-Bajin bölgesindeki yapılar topluluğunun hangi amaçla inşa edildiğini anlamak açısından net bilgiler sunmamaktadır. Halk arasında anlatılan eşekkulaklı han efsanesi ve Midas hikâyesiyle şaşırtıcı benzerlikler gösteren kültürel etkileşimler, bölgenin tarihsel katmanlarını daha da derinleştirmektedir. 2020 yılında yapılan radyokarbon testleri, yapının inşa tarihini MS 777 yılına sabitleyerek, Eltutmuş (Bögü) Kağan’ın hükümranlık dönemi ve Maniheizm’in devlet dini olarak kabulüyle doğrudan bir ilişki kurmuştur. Yapının içinde ısınma tertibatının bulunmaması ve yaşam belirtilerinin azlığı, yapının yazlık saray veya Maniheist karşıtı isyanlar nedeniyle tamamlanamayan bir tapınak olduğu yönündeki güçlü iddiaları desteklemektedir. Kazılarda gün yüzüne çıkarılan sanatsal öğeler, hem Uygur hem de Çin kültürünün yoğun etkileşimini ve estetik anlayışını gözler önüne sermektedir. Bu disiplinler arası çalışma, Por-Bajin’i sadece bir yapısal kalıntı olarak değil, aynı zamanda bir medeniyetin zihinsel dönüşüm sürecinin somutlaşmış ifadesi olarak değerlendirerek, dinler tarihinin inanç değişimlerine, sanat tarihinin biçimsel ve teknik tartışmalarına ve Türk Kültür Tarihi’nin kimliksel sürekliliklerine yeni bir perspektif sunmaktadır. Araştırma, Por-Bajin gibi geçiş dönemi yapılarına odaklanan gelecekteki çalışmalar için hem kavramsal hem de metodolojik anlamda önemli bir temel oluşturmayı hedeflemektedir.
- Research Article
- 10.51490/oksident.1813946
- Dec 31, 2025
- Oksident
- Aslı Kahraman Çınar
Bu çalışma, Geç Tunç Çağı Levantı’nın en etkili şehir devletlerinden biri olan Ugarit’te krallık kurumunu sosyal, siyasal, dinî ve askerî boyutlarıyla ele almaktadır. Ugarit kralları yalnızca siyasal yöneticiler değil, aynı zamanda yeryüzündeki kozmik düzenin ilahi temsilcileri olarak görülmüş; adaletin sağlanması, ritüel uyumun korunması ve toplumsal refahın sürdürülmesinden sorumlu kabul edilmişlerdir. Ras Şamra arşivlerinden elde edilen çivi yazılı metinler, ritüel ve hukuki belgeler, mitolojik kompozisyonlar ve idari kayıtlar gibi birincil kaynaklara dayanılarak yapılan bu inceleme, Ugarit krallarının mülk idaresi ve yargısal yetkilerden kült liderliği ve askerî komutanlığa uzanan çok yönlü sorumluluklar üstlendiklerini ortaya koymaktadır. Hitit İmparatorluğu, Mısır ve Mezopotamya devletleri gibi büyük siyasal güçlerin kesişim noktasında yer alan Ugarit, hem bölgesel gelenekler hem de imparatorluklar arası etkileşimler tarafından şekillenen özgün bir krallık modeli geliştirmiştir. Bu jeopolitik konum, kralın yalnızca yerel bir hükümdar olarak değil, aynı zamanda diplomatik bir aracı ve iç istikrarın teminatı olarak işlev görmesini zorunlu kılmıştır. Bu doğrultuda Ugarit’te krallık, yalnızca siyasal bir kurum olarak değil; otorite, ideoloji ve dinî meşruiyetin derin biçimde iç içe geçtiği bütüncül bir sistem olarak ele alınmalıdır. Çalışma, kralın ilahi meşruiyetinin özellikle sunular, yeni yıl festivalleri ve atalar kültü uygulamaları gibi Ugarit kraliyet ideolojisinin merkezinde yer alan ritüeller ve törensel pratikler aracılığıyla pekiştirildiğini göstermektedir. Başrahip sıfatıyla kral, tanrılar ile insanlar arasında aracılık etmiş; bu rol hem ruhani hem de siyasal otoritesini güçlendirmiştir. Ayrıca hukuki tabletler ve diplomatik yazışmalar, kralın mülk dağıtımı, hukukun uygulanması ve ekonomik düzenin sürdürülmesinde belirleyici bir rol üstlendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Baal Döngüsü ve Keret Destanı gibi mitolojik metinler, kralı kutsal bir savaşçı, adalet dağıtıcısı ve güçsüzlerin koruyucusu olarak tasvir ederek Ugarit kraliyet ideolojisinin teolojik temellerini yansıtmaktadır. Askerî liderlik, kaosa karşı verilen kozmik bir mücadelenin parçası olarak algılanmış; savaş, ilahi iradenin yeryüzündeki tezahürü şeklinde sembolleştirilmiştir. Sonuç olarak Ugarit krallığı, dünyevî olan ile ilahî olanı tek bir ideolojik çerçevede birleştiren karmaşık bir kurum olarak ortaya çıkmaktadır. Kral, hukukî, ritüel ve askerî otoritesi aracılığıyla hem toplumsal istikrarın hem de kozmik dengenin korunmasında merkezî bir figür olarak işlev görmüştür. Bu yönüyle Ugarit krallığı, Eski Yakındoğu’nun kutsal krallık geleneğinin yerel koşullara uyarlanmış özgün bir ifadesini temsil etmektedir.
- Research Article
- 10.51490/oksident.1808469
- Dec 31, 2025
- Oksident
- Malak Mohammad Salem Al Taleb
Bu eser değerlendirmesi, merhum Mısırlı araştırmacı Muhammed Mahmûd Hüveydi’nin et-Tevrâ ve el-Kur’ân fî el-Fikr el-İstişrâḳî – el-İstişrâḳ el-Almânî Nemûzecen (Oryantalist Düşüncede Tevrat ve Kur’an: Alman Oryantalizmi Örneği) adlı kitabını ele almaktadır. Hüveydi, Batı’da gelişen Kutsal Kitap eleştirisi geleneğinin, özellikle Alman oryantalizminin, İslamî mirastan bütünüyle bağımsız bir şekilde ortaya çıkmadığını ileri sürer. Ona göre, erken dönem Müslüman âlimlerin (özellikle İbn Hazm, Taberî, Şehristânî) Tevrat’a yönelik eleştirel yaklaşımları, modern Batı’daki kaynak ve metin eleştirisi yöntemlerinin zeminini hazırlamıştır. Eser, Kur’an ve Tevrat anlatılarını Kaynaklar Teorisi çerçevesinde karşılaştırarak, özellikle Elohist kaynağın tevhidî ve ahlaki yönlerinin Kur’an kıssalarıyla olan benzerliğine dikkat çeker. Hüveydi, bu mukayeselerle, Kur’an’ın Tevrat’tan türediği iddiasını reddeder ve İslamî kutsal kitap eleştirisinin bağımsız bir bilim dalı olarak inşa edilmesi gerektiğini savunur. Çalışma, yalnızca betimleyici bir inceleme değil, aynı zamanda tefsir ilmiyle çağdaş mukayeseli araştırmaları birleştiren yenilikçi bir katkı niteliği taşır.
- Research Article
- 10.51490/oksident.1813632
- Dec 31, 2025
- Oksident
- Sena Nuhoğlu
This review examines Chance E. Bonar’s work God, Slavery, and Early Christianity: Divine Possession and Ethics in the Shepherd of Hermas. Bonar interprets the relationship between God and humanity in early Christian thought through a “master–slave” dynamic, arguing that the system of slavery functioned not only as a social structure but also as a theological framework. Through the text The Shepherd of Hermas, the author internalizes the concept of slavery with “divine possession” and “doulology,” defining servitude to God as a bodily and ethical mode of existence. The book provides a detailed analysis of how the culture of slavery in the ancient Mediterranean shaped Christian moral understanding. Bonar’s study fills a gap in the literature regarding the relationship between slavery and faith, as well as the influence of The Shepherd of Hermas on early Christianity. It also offers a new perspective on obedience, ethics, discipline, and the concept of God. The book stands as an important reference for researchers in the fields of early Christianity, slavery studies, and the social sciences of religion.
- Research Article
- 10.51490/oksident.1788964
- Dec 31, 2025
- Oksident
- Bilal Patacı
XIX. yüzyılın sonu itibarıyla Hıristiyanlığın ilk çağlarına ait pek çok el yazması metnin varlığı gün yüzüne çıkarılmıştır. Kanon dışı kabul edilen bu metinlerin iki bin yıllık geçmişe sahip Hıristiyan inancında sarsıcı değişiklikler yapmadığı düşünülse de erken Hıristiyan tarihine dair bilgimizi güncellediği ve yeni perspektifler sunduğu inkâr edilemez. Çünkü apokrif olarak etiketlenen bu literatür, bir yönüyle erken Hıristiyan inancının teşekkül sürecini yansıtmaktadır. Bu sayede İsa sonrasındaki sözlü geleneğin yazıya nasıl aktarıldığı, erken Hıristiyan cemaatlerin nasıl oluştuğu ve aralarında ne türden tartışmaların yaşandığı konularında kanonik metinler ve gelenek üzerinden şekillenen tarihsel kurguyu tamamlayıcı ya da ona alternatif farklı senaryolara ulaşılmaktadır. Hiç şüphesiz XIX. yüzyılda Carl Schmidt tarafından Kıptice versiyonu keşfedilen Epistula Apostolorum olarak bilinen eser bu türden metinler içerisinde hayli dikkat çekici bir içeriğe ve niteliğe sahiptir. Bu çalışma, erken Hıristiyan literatürünün önemli apokrif metinlerinden biri olan Epistula Apostolorum'u, ikinci yüzyıl Hıristiyan apokaliptik yazını bağlamında anti-Gnostik bir apoloji örneği olarak incelemektedir. On bir havari tarafından kaleme alındığı iddia edilen metin, temel olarak Cerinthus ve Simon gibi “sahte elçiler”in öğretilerine karşı Hıristiyan cemaatleri uyarmayı ve dirilmiş İsa’dan alınan sahih öğretiyi aktarmayı amaçlamaktadır. Yanı sıra İsa sonrası cemaatin tarihsel durumuna ve İsa’nın ikinci gelişinde ve öncesinde meydana gelecek eskatolojik olayların tasvirlerine yer vermektedir. Çalışmada, Epistula’nın edebi türü, yazıldığı tarih ve coğrafi kökeni, Yuhanna İncili ile olan teolojik etkileşimi, ayrıca apolojetik ve eskatolojik işlevi eleştirel bir perspektiften ele alınmıştır. Yapısal olarak mektup, kredo, İncil ve apokalips gibi türleri harmanlayan metnin, tarihsel referansları ve yoğun anti-Doketik vurguları nedeniyle Küçük Asya kökenli olduğu sonucuna varılmıştır. Sinoptik anlatılarla uyumlu bir İsa tasviri sunan Epistula’nın büyük oranda Yuhanna İncili’ni kullandığı metinlerarası benzerliklerden ötürü kolaylıkla fark edilmektedir. Metnin teolojik çerçevesi kristolojik ve eskatolojiktir. Epistula, İsa’nın gerçek bir bedende enkarne olduğunu ve dirildiğini kesin bir dille vurgulayarak Gnostik kabulleri reddeder. Matta İncili’nde yer alan on bakire misalinin yeniden yorumlanmasıyla kurtuluşun gnosis yerine iman, sevgi ve lütfa dayandığı öne sürülür. Yine de metinde ismi geçen Simon ve Cerinthus’a ait doktrinlerin neliğine ilişkin açık göndermelerden yoksundur; bu nedenle Epistula’nın Gnostik karşıtı teolojiyi örtük bir şekilde sunduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak Epistula Apostolorum, dönemin kaotik ortamında “gerçek” öğretiyi savunan, II. yüzyıl teolojisindeki ayrışmaları anlamak için önemli bir apokaliptik apoloji örneğidir.
- Research Article
- 10.51490/oksident.1761671
- Dec 31, 2025
- Oksident
- Halil Özel
Melek inanışının, günümüzde, üç monoteist dinin mensuplarından özellikle Hıristiyanlar ile Müslümanları hedef alacak şekilde yeni bazı trendlerle dönüştürüldüğü görülmektedir. Her ne kadar hâkim dine ait unsurlarla bezeli olsa da diğer dinlerden de kayda değer motifler ihtiva eden ve böylece gelenekte bir dönüşümü de ortaya koyan yeni melek inanışlarının rastlandığı gruplar, New Age hareketler içerisinde değerlendirilmelidir. 2000’li yıllardan itibaren yükselişe geçen bu kültlerin pazarlayıcıları, kendilerini melek terapistleri ya da melek koçları olarak adlandıran, meleklerle iletişime geçtiğini iddia eden ve onlardan ilham/mesaj aldığını öne süren medyum, astrolog, kâhin, spiritüalist vb. kimlikli şahıslardır. Onlar, meleklerle ilgili inanış ve kabulleri, melek enerjisi, melek koruması, melekleri yardıma çağırma, meleklerle çakra temizleme gibi adlar altında düzenledikleri seanslar, eğitimler ya da satışa sundukları yayınlar veya paketler için malzeme olarak kullanmaktadırlar. Faydalandıkları mecralar bugün daha çok dijital ve sosyal medya araçları iken basılı yayınları da kullanmaktadırlar. Hedef kitlelerini/alıcılarını ise genellikle müesses dinin esasları ile ibadetlerine mesafeli, bunlarla ilgili çoğu zaman temel seviyede dahi bilgisi bulunmayan kimseler ve bilhassa kadınlar oluşturmaktadır. Ülkemizde de sosyal medyada ve internet ortamlarında hâlen faaliyet gösteren birçok “melek koçu” ya da “melek terapistinin” çeşitli çalışmalarıyla karşılaşmak mümkündür. Gerek dijital gerek basılı gerekse de görsel yayınlarında kullandıkları jargon, malzeme ve yöntemin genellikle Amerika ve Avrupa menşeli ya da taklidi olduğu, yani Batı’dan ithal ve intihal edildiği, bununla birlikte belli ölçüde İslâmî bir kisveye de büründürüldüğü kolaylıkla anlaşılmaktadır. Bu makalede, tıpkı Antik Çağ’da olduğu gibi 21. asırda tekrar popüler bir heterodoks halk dindarlığına konu olan melek inanış ve pratiklerinin, geleneksel dinlerin öğretileriyle devamlılık, kopuş ve dönüşümleri, Türkiye örneği üzerinden karşılaştırmalı yöntemle incelenmekte ve içerik analizi yapılmaktadır. Literatürde New Age hareketlere dair pek çok çalışma bulunsa da New Age melek kültlerini Dinler Tarihi açısından konu edinen müstakil bir akademik çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız, ilgili boşluğu tek başına doldurmaktan ziyade söz konusu inanış ve pratiklerin akademik ilgiyi çekme ve ilmî bir yaklaşımla farklı açılardan tartışılmasını sağlama gayesi gütmektedir. Türkiye’deki duruma odaklanan bu makalede, bu inanış ve pratiklerin, müesses dinlerin gelenekleri ve öğretileriyle bazı paralellikler taşısa da birçok yönden onlardan farklılaştığı ve bu farklılaşmanın bazen dönüşüm bazen de kopuşun varlığına işaret ettiği, bununla birlikte örnek birçok vaka ile gösterildiği gibi bir istismar vakıasının da söz konusu olduğu ortaya konmaktadır.
- Research Article
- 10.51490/oksident.1792516
- Dec 31, 2025
- Oksident
- Bayram Akbulut
Bu çalışma, 19. yüzyıl Güney Afrika’sında Xhosa halkının İngiliz misyonerleri ve sömürge güçleriyle yaşadığı çatışmayı, 1856-1857 yılında gerçekleşen Nongqawuse Kehaneti bağlamında incelemektedir. Xhosa tarihinin en yıkıcı olaylarından biri olarak kabul edilen söz konusu kehanet, dinî bir hareketin ötesinde sömürge baskısı, sosyo-ekonomik krizler ve kültürel dönüşümlerin etkisinde ortaya çıkan toplumsal bir kırılma anıdır. Bu açıdan kehanetin, Xhosa toplumunun sığır merkezli ekonomisi, atalar kültü ve sömürge baskısı altında şekillenen bir kriz olarak doğduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Çalışmanın temel amacı, Nongqawuse Kehaneti’nin sosyo-ekonomik ve dini nedenlerini analiz ederek, Xhosa toplumunun çöküşünü ve misyonerlerin bu süreçteki rolünü ortaya koymaktır. Özellikle Xhosa toplumunun geleneksel yapısı, sömürgeci politikalar, İngiliz misyonerlerinin çeviri faaliyetleri ve medenileştirme iddiaları kehaneti hangi ölçüde etkilediği detaylı bir şekilde ele alınmaktadır. Çalışma, kehanetin akciğer hastalığı salgını, toprak kayıpları ve misyonerlerin Hıristiyanlık propagandası ile şekillendiğini; ancak geleneksel Xhosa inanç ve kültürünün, bilhassa Xhosa geleneğinde önemli bir konuma sahip olan diriliş inancı ile Hıristiyanlık arasında bir sentez oluşturduğunu savunmaktadır. Bu çalışma, yöntemsel olarak tarihsel ve karşılaştırmalı bir yaklaşım benimsemektedir. Bu açıdan gerek Xhosa toplumunu gerekse bahsi geçen kehaneti tarihsel açıdan ele almaktadır. Bunun yanında Xhosa halkının inançlarını Hıristiyanlık ile zaman zaman karşılaştırmalı bir şekilde incelemektedir. Çalışmanın kapsamı, Xhosa toplumunun 19. yüzyıl içinde sosyal ve tarihsel arka planının ortaya konulmasının ardından, 1856 ve 1857 yılına, yani kehanetin hemen öncesi ve sonrasına odaklanmaktadır. Bu yönüyle çalışma, coğrafi olarak Doğu Cape bölgesi; tarihsel olarak ise kehanetin gerçekleştiği dönem ile sınırlandırılmaktadır. Ayrıca toplum nazarında karşılığı olan Makhanda Nxele ve Ntsikana ka Gaba gibi önemli figürlerin Hıristiyanlık ile Geleneksel Afrika Dinleri’nden beslenerek ortaya çıkardığı senkretik hareketler de değerlendirilerek, kehanetin tekil bir olay değil, uzun süreli bir dinî dönüşümün parçası olduğu gösterilmektedir. Araştırmanın ulaştığı sonuçlar, Nongqawuse Kehaneti’nin Xhosa toplumunu inananlar ve inanmayanlar olarak böldüğünü, Xhosa toplumunun ekonomisini yıktığını, bu süreçte yaklaşık 35.000-50.000 kişinin ölümüne ve 400.000 sığırın katledilmesine sebep olduğunu göstermektedir. Bu süreç, Xhosa’nın toplumsal düzenini çökertmiş, sömürge kontrolünü pekiştirmiş ve Hıristiyanlığın yerel inançlarla harmanlanmasını hızlandırmıştır. Sonuç olarak bu çalışma, kehanetin yalnızca irrasyonel bir dini tepki değil, sömürgecilik ve kültürel çatışmalarla şekillenen tarihsel bir kriz olduğunu ortaya koymayı ve Güney Afrika tarihindeki bu talihsiz olayın karmaşık dinamiklerini anlamaya katkıda bulunmayı hedeflemektedir.
- Research Article
- 10.51490/oksident.1813971
- Dec 31, 2025
- Oksident
- Esra Akay Dağ
Āryanların Hint-alt kıtasına ne şekilde geldikleri, geldiklerinde karşılaşmış oldukları yerel kültürlerle nasıl bir etkileşimde bulundukları ve kurmuş oldukları medeniyetleri hangi ortam ve bağlamda gerçekleştirdiklerine dair soru(n)lar akademide uzun zamandır tartışılagelmiştir. Bu tartışmalar üç teorik yaklaşımla incelenmiştir: Batılı oryantalistler tarafından oluşturulan Āryan İstilası Teorisi (AIT), buna bir yanıt şeklinde geliştirilen Āryan Göç Teorisi (AMT) ve son dönemde Hindistan merkezli olarak savunulan Hindistan Çıkışlı Teori (OIT). Bu makalede, bahsi geçen teorilerin tarihsel ve filolojik bağlamda nasıl ortaya çıktığı, Hindistan’da yapılan arkeolojik bulguları nasıl yorumladıkları ve hangi varsayımlara dayandığı detaylı bir şekilde analiz edilmektedir. Böylece bu üç yaklaşımın tarih yazımında oynadıkları rollerin ve ideolojilerin ortaya konulması hedeflenmektedir. Zira bu teoriler, Āryanların bölgeye geliş şekillerinin, yerel kültürlerle etkileşiminin nasıl olduğu ve Hindistan’da oluşturulan kast sisteminin temellerinin nasıl atıldığına dair birbirinden farklı yanıtlar sunmaktadır. Makalede, AIT’nin temel olarak Āryanları dışarıdan istila yoluyla gelen ve yerel halkı şiddet yoluyla egemenliği altına alan bir topluluk olarak ele aldığı gösterilip bu anlatının sömürgeci bağlamda nasıl şekillendiği ele alınmıştır. Özellikle Max Müller’in filolojik çalışmaları ve Mortimer Wheeler’ın arkeolojik yorumları AIT’nin kurgulanmasına sebep olmuştur. Buna karşılık AMT, AIT’nin indirgemeci ve ırkçı varsayımlarını reddederek, Āryanların Hindistan’a ani bir istila ile değil zamana yayılan, karmaşık ve çok boyutlu kültürel temaslar ve göç süreçleri yoluyla ulaştığını öne sürmektedir. Öte yandan OIT ise Āryanların zaten Hindistan kökenli olduğunu ve herhangi bir dış göçün yaşanmadığını iddia etmektedir. Bu yaklaşım özellikle Hindistan bağımsızlığı sonrası son zamanlarda artan Hindu milliyetçiliği ile güçlü ideolojik bağlar kurmuş ve çoğu zaman bilimsel nesnellikten uzaklaşmıştır. Bu çalışma ile bilhassa Türkiye’deki akademik literatürde bu yaklaşımların çoğu zaman isimleri dahi anılmadan içeriksel olarak iç içe geçmiş biçimde kullanıldığına dikkat çekilerek bunun tarih yazımı ve dinî metinlerin yorumlanmasında teorik belirsizliklere yol açtığı belirtilmektedir. Böylece makalede iki temel hedef gözetilmiştir. İlki, bu üç yaklaşımın ne olduğunu ayrı ayrı ele alıp bunların farklılıklarını açık bir şekilde göstermektir. İkincisi, bu yaklaşımlar arasında AMT’nin sunmuş olduğu çoğulcu ve katmanlı yaklaşımın Āryanların tarihsel sürecini anlamada en tutarlı yaklaşım olduğuna işaret etmektir. Makale karşılaştırmalı analiz ve doküman analizi yöntemlerinden faydalanarak üç teorinin varsayımlarını, akademik argümanlarını ve tarihsel dayanaklarını karşılıklı bir şekilde analiz ederek bu teorilerin benzerliklerini ve farklılıklarını sistematik bir şekilde ele almaktadır. Ayrıca üç teorinin temsilcilerinin iddiaları ve eserleri çözümlenerek bunların ortaya çıktıkları bağlam ve entelektüel arka plan gösterilmeye çalışılacaktır.