Year Year arrow
arrow-active-down-0
Publisher Publisher arrow
arrow-active-down-1
Journal
1
Journal arrow
arrow-active-down-2
Institution Institution arrow
arrow-active-down-3
Institution Country Institution Country arrow
arrow-active-down-4
Publication Type Publication Type arrow
arrow-active-down-5
Field Of Study Field Of Study arrow
arrow-active-down-6
Topics Topics arrow
arrow-active-down-7
Open Access Open Access arrow
arrow-active-down-8
Language Language arrow
arrow-active-down-9
Filter Icon Filter 1
Year Year arrow
arrow-active-down-0
Publisher Publisher arrow
arrow-active-down-1
Journal
1
Journal arrow
arrow-active-down-2
Institution Institution arrow
arrow-active-down-3
Institution Country Institution Country arrow
arrow-active-down-4
Publication Type Publication Type arrow
arrow-active-down-5
Field Of Study Field Of Study arrow
arrow-active-down-6
Topics Topics arrow
arrow-active-down-7
Open Access Open Access arrow
arrow-active-down-8
Language Language arrow
arrow-active-down-9
Filter Icon Filter 1
Export
Sort by: Relevance
  • Open Access Icon
  • Research Article
  • 10.53718/gttad.1719258
TARİH FELSEFESİ VE ZİHNİYET İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA TARİHYAZIMI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
  • Sep 29, 2025
  • Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
  • Adnan Kara

ÖZ Tarihyazımı, yalnızca geçmişin olgularını kaydetmekle sınırlandırılamayan; tarihçi zihniyeti, anlatı sanatı ve tarih felsefesiyle şekillenen çok katmanlı bir düşünsel inşa sürecidir. Bu süreçte tarihçi, verileri sadece kronolojik bir dizgeye yerleştirmekle kalmayıp onları karşılaştırmalı bir analizle bağlamsallaştırmalı, yorumlayıcı bir çerçevede düşünsel olarak yapılandırmalı ve ulaştığı sonuçları epistemolojik açıdan sorgulamalıdır. Bu bağlamda tarihyazımının en temel dinamiklerinden biri olan "insan faktörü", tarihî bilgiyi inşa etme sürecinde hem belirleyici bir özne hem de yorumsal bir öge işlevi görmektedir. Dolayısıyla, tarihçinin bireysel zihniyeti, ideolojik yönelimi, kültürel bağlamı ve bilişsel önyapısı ile bu bilgi üretim sürecine nasıl etki ettiği; söz konusu ideal nesnellik çabasının hangi sınırlarla karşılaştığı bu araştırmanın ana problematiklerinden biri olarak ele alınmaktadır. Tarih, tarihçi ve zihniyet kavramları etrafında şekillenen bu araştırmada, özellikle tarihsel bilginin oluşumunda objektiflik iddiasının ne ölçüde mümkün olabileceği sorgulanırken; zihinsel arka plan, metodoloji, dil ve retoriğin tarihyazımı üzerindeki etkileri de derinlemesine tartışılmaktadır. Edward Carr, R. G. Collingwood ve İbn Haldûn gibi düşünürlerin yaklaşımlarından hareketle, tarihçinin epistemolojik duruşu, ideolojik eğilimleri ve içinde bulunduğu kültürel koşulların tarihî anlatıyı nasıl biçimlendirdiği analiz edilmiştir. Ayrıca tarihyazımında belgeye aşırı bağımlılık ve popüler tarihçilik gibi sorunlara da eleştirel bir perspektifle yaklaşılmış; tarihî metinlerin sadece geçmişin temsili değil, aynı zamanda bugünün düşünsel ihtiyaçlarına cevap veren yeni bir kurgu olduğu savunulmuştur. Bu çalışmada, tarih felsefesi, anlatı teorisi ve zihniyet analizi ekseninde tarihyazımına disiplinlerarası bir bakış kazandırmak hedeflenmiştir.

  • Open Access Icon
  • Research Article
  • 10.53718/gttad.1638322
ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİNDE BOŞANMA VE NAFAKA
  • Sep 29, 2025
  • Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
  • Harun Aydın

Bu çalışmanın amacı, Erken Cumhuriyet döneminde boşanma ve nafaka konularındaki düzenlemelerin topluma yansımasını incelemektir. Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen reformlar, kadın-erkek eşitliğini sağlamak amacıyla yapılan hukuki düzenlemelerle boşanma ve nafaka gibi aile içindeki mali yükümlülüklerin nasıl şekillendiğini ve bu değişimlerin toplumsal hayattaki etkilerini ortaya konulması çalışmanın temel problematiğidir. Erken Cumhuriyet Dönemi, modernleşme çabaları ve toplumsal dönüşüm süreçleriyle şekillenen, kadın hakları konusunda önemli ilerlemelerin kaydedildiği bir dönem olmuştur. II. Meşrutiyet dönemiyle başlayan kadın hakları tartışmaları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında teoriden pratiğe aktarılarak hukuki reformlarla güçlendirilmiş ve kadınların toplumsal hayattaki rolü yeniden şekillendirilmiştir. Çalışma konusu zaman diliminde gerçekleştirilen hukuki düzenlemelerle, kadın-erkek eşitliği teminat altına alınmış, toplumsal eşitlik ve bireysel haklar konusunda köklü değişiklikler yapılmıştır. Özellikle kadınlara boşanma hakkının pozitif hukuk düzleminde tanınması gibi önemli adımlar, kadınların toplumsal hayatta daha aktif bir rol üstlenmelerinin önünü açmıştır. Yenilikler toplumsal yapıyı dönüştürmüş ve eğitim düzeyinin artmasıyla birlikte boşanma oranlarında belirgin bir yükselme gözlemlenmiştir. Bu çerçevede, Erken Cumhuriyet dönemi, kadın ve erkek haklarının hukuki anlamda güvence altına alındığı ve toplumsal eşitliğin sağlanmaya çalışıldığı bir dönem olmuştur. Bu dönüşüm, kadınların hukuki, toplumsal, ekonomik ve kültürel açıdan da daha eşitlikçi bir konumda olmalarını sağlamıştır. Türk Medeni Kanunu’nun kabulüyle birlikte nafaka, boşanma, çocuk bakımı ve aile içindeki mali yükümlülükler gibi konularda net bir hukuki çerçeve oluşturulmuştur. Erken Cumhuriyet dönemi, toplumun ekonomik ve sosyal yapısına uygun, adil ve eşitlikçi bir hukuk düzeninin temellerinin atıldığı bir dönem olarak hukuk tarihimizde önemli bir yer tutmuştur. Bu çalışmada, tarihsel araştırma yöntemlerinden biri olan doküman analizi yöntemi kullanılmıştır. Bu yöntem ile dönemin çeşitli arşivlerinden ve kaynaklardan yararlanılarak çalışma kaleme alınmıştır. Cumhuriyet Arşivi, Dışişleri Bakanlığı Arşivi gibi resmi arşivlerin yanı sıra, dönemin gazeteleri, telif ve tetkik eserleri de araştırma kapsamında ele alınmıştır.

  • Open Access Icon
  • Research Article
  • 10.53718/gttad.1718493
KUTSAL TOPRAKLARIN KURTARILMASINDA MEMLÛK ENGELİ: FIDENZIO DA PADOVA, KORYKOSLU HAYTON, JACQUES DE MOLAY VE FOULQUES DE VILLARET’NİN HAÇLI SEFERİ PROJELERİ ÜZERİNE KARŞILAŞTIRMALI BİR DEĞERLENDİRME
  • Sep 29, 2025
  • Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
  • Muhittin Çeken

1291’de Akkâ’nın “düşüşünden” sonra Hristiyan Batı’nın yaklaşık iki asırlık Haçlı Seferleri serüveni fiilen sonra erdi. Kıbrıs ve Kilikya Ermeni krallıkları dışında Latinlerin söz sahibi olabileceği bir alan kalmadı. En önemlisi de seferlerin temel motivasyon kaynağı olan Kutsal Topraklar kaybedildi. Bu sonuç, Hristiyan Batı Dünyası için sürpriz değildi; belki ama her halükârda toplum üzerinde yarattığı etki, hayal kırıklığı şeklinde oldu. Bunu telafi etmek, Katolik Kilisesinin önceliği arasındaydı ve Papalığın buna dair bazı tasarrufları vardı. Nitekim Kutsal Toprakların kurtarılması ve Yakın Doğu’da Latin hâkimiyetinin yeniden tesisi için Papalığın harekete geçmesi çok uzun sürmedi. Bu noktada atılan ilk adım, seferlerin teorik çerçevesini çizmekti. Uzun süre Doğu’da bulunmuş, bölgenin siyasî, fizikî, dinî ve sosyo-ekonomik yapısı hakkında derin malumata sahip Fidenzio da Padova, Korykoslu Hayton ve askerî tarikatların üstad-ı âzamları Jacques de Molay ile Foulques de Villaret, Papalığın arzuladığı başarılı sefer projesine katkı sağlayabilecek ideal kişiler arasındaydı. Bu noktada başvurulan ilk isim Fidenzio da Padova oldu. Fidenzio’yla atılan Batı’nın Kutsal Toprakları Kurtarma projesinin teorik alt yapısı, daha sonra Kilikya Ermeni Krallığı hanedanlığına mensup Korykoslu Hayton ile askerî tarikatların üstad-ı âzamları Molay ve Villaret’nin projeleriyle güçlendirilmeye çalışıldı. Her biri kendi yazarının gözlem ve tecrübesine göre farklı taktik ve strateji içeren bu projelerde ortak hedef Kutsal Topraklar iken, işaret edilen düşman Memlûk Sultanlığı idi. Çalışmada, Papalığın “Kutsal Toprakları Yeniden Kurtarma” motivasyonunun Fidenzio da Padova, Korykoslu Hayton, ve Jacques de Molay ile Foulques de Villaret’nin projelerine nasıl yansıdığı konusu ele alınmıştır. Seferin başarıya ulaşması noktasında söz konusu projelerin Memlûk Sultanlığına karşı çizdiği taktik ve stratejiler değerlendirilmiştir. Projeler mukayese edilerek aralarındaki fark ve benzerlikler ortaya konmaya çalışılmıştır. O dönemin şartları çerçevesinde bu projelerin gerçeklik boyutu tartışılmıştır. Nihayetinde bu teorisyenlerin sırasıyla sahip oldukları dinî, siyasî ve askerî kimliğin, projelerindeki taktik ve stratejiyi nasıl belirlediği konusu analiz edilmiştir.

  • Open Access Icon
  • Research Article
  • 10.53718/gttad.1718724
SURİYE TARİHİNE DAMGA VURAN BİR EYYÛBÎ HATUNU: HALEP NÂİBESİ DAYFE HATUN
  • Sep 29, 2025
  • Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
  • Nuran Ünal

İslâm tarihinde önemli bir yere sahip hanedanlardan Eyyûbilerin eşine zor rastlanır melikelerinden Dayfe Hatun, döneminde siyasi zekası ile ön plana çıkmış ve bölge tarihine yön veren isimlerin arasında yer almıştır. Eşi Halep Hâkimi el-Melikü’z-Zâhir’in ölümünden sonra genç yaşta başa geçen oğlu el-Melikü’l-Azîz, akabinde yine babası gibi küçük yaşta Halep’in idaresini ele alan torunu el-Melikü’n-Nâsır dönemlerinde onlar reşit olana kadar nâibe sıfatı ile devletin yönetimini üstlenmiştir. Suriye ve etrafındaki bölgeler özellikle Selâhaddîn Eyyûbî’nin ölümünden sonra Eyyûbî hâkimiyeti süresince siyasi anlmada çok büyük ve sık değişimlerin yaşandığı yerlerin başında gelmiştir. Bu minvalde de bilhassa güçlü erkek hâkimlerin ön plana çıktığı bir dönemde Dayfe Hatun bu durumun bir istisnası olarak karşımıza çıkmaktadır. Nâibeliği sırasında Halep’in çıkarlarını her şeyin üstünde tutan melike ılımlı bir siyaset izleyip Halep tehlikeye girmedikçe bölgedeki veya aile içindeki çatışmalara müdahil olmamayı tercih etmiştir. Diğer taraftan oğlu ve torununun iktidarını tehdit edecek durumlarda ise gerekli tedbirleri alarak icap ettiğinde mücadele etmekten çekinmemiştir. Nitekim Dayfe Hatun şehrini korumak için stratejik bir siyaset izleyerek zaman zaman aile üyeleri arasında kendisine güçlü hamiler edinmek yoluna gitmiştir. Özellikle kardeşlerinden el-Melikü’l-Mansûr ve el-Melikü’l-Eşref’in askerî yardımlarına başvurmuştur. Gerektiğinde bölgedeki önemli devletlerle kurduğu iş birlikleri ve izlediği uzlaştırıcı politikalar ile küçük yaştaki oğlu ve torununun tahtını korumayı başarmıştır. Dayfe Hatun, eşinin ölümünden sonraki karmaşık dönemde Halep’in güçlü bir şekilde ayakta kalmasını sağlarken, oğlu ve torunun bölge siyasetinde güçlü bir şekilde var olmalarını sağlamıştır.

  • Open Access Icon
  • Research Article
  • 10.53718/gttad.1601953
YENİSEY-LENA’DAN KAZAKİSTAN’A YAKUT METODUNUN GELİŞİMİ VE YAYILIMININ ETNO-KÜLTÜREL AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
  • Sep 29, 2025
  • Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
  • Gediz Tuluğ

ÖZ "Yakut Metodu", kökeni arkaik dönemlere dayanan ve Yakut ve Şor Türkleri arasında günümüze kadar devam eden bir keramik yapım tekniğidir. Bu çalışma, "örs ve çekiç" yönteminin Sibirya’nın Yenisey-Lena Nehirleri arasında kalan bölgede tespit edilmesini ve zamanla Yakut Metodu’na evrilmesini ele almaktadır. Ayrıca, bu yöntemin farklı kültürlerdeki sürekliliği de gözler önüne serilmektedir. Erken Neolitik Dönem’de, Yenisey-Lena Nehirleri arasında kalan bölgede, keramik kapların neredeyse tamamında, örs ve çekiç yönteminin bir çeşidi olan tokaçlama yöntemi kullanılmıştır. Bu yöntem daha sonra, Orta-Geç Neolitik Dönem’de, Sayan-Altay coğrafyasına yayılarak, Batı Sibirya’ya ulaşmıştır. Yakut metodunda kullanılan ve keramik katkı maddesi olan yün, Erken Neolitik Dönem’de Dağlık Altaylara girer ve Orta Tunç Çağı’na kadar yakın coğrafya kaplarında görülür. Eneolitik Çağ’da, Doğu ve Kuzey Kazakistan’a yayılır. Yün, tokaçlama yöntemiyle birlikte kullanılarak, ince keramik hamuru yapımında deformasyonu önlemeye yardımcı olur. Yakut Metodu’nda kullanılan tokaçlama yöntemi, Orta Neolitik Dönem’de, Posol’skaya kapları ile Altay bölgesinde karşımıza çıkar. Eneolitik ve Tunç Çağı içerisinden devam ederek, yerel kültürler arasında kullanılmaya devam eder. Geç Neolitik Dönem’de, Yukarı Ob coğrafyasında Kiprino keramik kapları içerisinde görülen sahte ağ baskı yöntemi, Baykal kökenli ölü gömme adetleriyle, doğu-batı yönlü göçleri teyit eder. Bu göçler, daha sonra Sayan-Altay coğrafyasından Kazakistan’a doğru yayılarak, Kazakistan’ın doğusundaki Eneolitik kültürlerin temelini atar. Yakut Metodu ile yapılan libasyon için kullanılan keramik kaplar, ilk olarak Karasuk ve Begazı Dandıbay kültürlerinde ortaya çıkar. Daha sonra Pazırık Kültürü’ne ait Issyk Kurganı’nda muhtemelen libasyon amaçlı kullanılmış gümüş tasta, Türkçe okunabilen Runik yazıtla, etno-kültürel kimliğini teyit eder. Daha sonra bu libasyon kapları, Klasik Türk Dönemi’ne kadar ulaşarak, “Taşbaba” stellerinde gördüğümüz formuna dönüşür. KaplarKoronları ile benzerliği tartışmasız olan bu kaplar, İskit ve Hun kazanlarına olan fiziksel benzerlikleriyle dikkat çeker. Kalıplama yöntemlerine ilave olarak, ölü gömme adetleri, petroglifler, antropolojik ve genetik veriler incelendiğinde, Türkçenin Sayan-Altay coğrafyasına, tahmin edilenden çok daha önce, Erken-Orta Neolitik Dönem’de girmiş olabileceğini göstermektedir.

  • Open Access Icon
  • Research Article
  • 10.53718/gttad.1632869
RUS İŞGALİ ALTINDA YEDİ AY: 93 HARBİ DÖNEMİNDE ERZURUM’UN İŞGALİ (1877–1878)
  • May 31, 2025
  • Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
  • Resul Turan

Erzurum, Osmanlı ve Rus mücadelesinde stratejik konumu nedeniyle kilit bir nokta görevi görmüştür. Ruslar açısından Osmanlı topraklarına ilerleyişte bir ileri karakol, Osmanlı açısından ise doğu sınırlarını korumanın anahtarı olmuştur. Kafkasya ve Anadolu’ya açılan bir kapı olması nedeniyle XIX. yüzyıldaki Türk-Rus savaşlarında Rusların ana hedefi haline gelmiş, bu amaçla Erzurum Kalesi ve çevresindeki tahkimatlar güçlendirilmiştir. Ancak Erzurum önce 1828-1829, ardından 1877-1878 ve son 1916’da olmak üzere bir asırdan kısa bir süre içinde üç kez Rus işgaline uğramıştır. Literatürde 1829 işgali, özellikle Aleksandr Puşkin’in Erzurum ziyareti üzerinden, 1916 işgali ise son yıllardaki çalışmalar ışığında ele alınmıştır. Ne var ki 1878 işgaline dair Türk ve Rus kaynaklarına dayalı herhangi bir çalışma mevcut değildir. 1877-78 Türk-Rus Savaşı döneminde, Türk ordusu ve Erzurum halkı Ruslar karşısında önemli direniş göstermiş ve Rus ilerleyişini durdurmuştur. Ne var ki, Rusların İstanbul yakınlarına ulaşması, devletin başkentini tehlikeye düşürmüştür. Bunun üzerine imzalanan Edirne Mütarekesi’nde Erzurum’un teslimi de yer almıştır. Bunun üzerine Erzurum’da yaklaşık yedi ay süren Rus işgal dönemi yaşanmıştır. Bu çalışmanın amacı, işgal sürecini; başta Erzurum Askeri Valisi Sergey Mihailoviç Duhovskiy ile eşi Varvara Fyodorovna Duhovskaya’nın ve Kızıl Hac memurlarının anıları olmak üzere, arşiv belgeleri ve diğer kaynaklar üzerinden ele almaktır. Bu bağlamda, kentin teslimi, Rus idari teşkilatı, idare-halk iletişimi ve toplumsal ilişkiler ele alınmakta; ayrıca, Rusların bu süreci gelecekteki işgallere için nasıl bir propaganda ve hazırlık dönemi olarak değerlendirdiği incelenmektedir.

  • Open Access Icon
  • Research Article
  • 10.53718/gttad.1668602
93 HARBİNDE GÖTÜRÜLEN MİNİK AYŞE: MARİYA KONSTANTİNOVNA KEKSHOLMSKAYA
  • May 31, 2025
  • Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
  • Telli Akhundova Korkmaz

Osmanlı Devleti’nin ağır kayıplar verdiği ve Balkan coğrafyasında Türk hâkimiyetinin sonu şeklinde anlatılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı bölge halkı üzerinde derin izler bırakmıştır. Savaşta yaşananlarla ilgili belgelere arşivlerde rastladığımız gibi dönemin olayları gazete ve dergilere de yansımıştır. Günümüz Bulgaristan’da Rusçuk’a bağlı Kuruçeşme ve civarında yaşanan savaşın orta yerinde ölmek üzere olan annesinin başucunda duran Ayşe soğuktan donmak üzereyken Rus askeri Mihail Dimitriyeviç Sayenko tarafından fark edilerek alınıp götürülmüştür. Plevne’den sonra İstanbul’a doğru yürüyen bu askerler, Keksholm Muhafız Alayı’nın askerleridir. Dört yaşındaki Ayşe dilini kültürünü bilmediği insanlara sadece adını söyleyebilmiştir. Ayşe, 1879 yılının mayıs ayında, askeri rahip Stefan Meşçerskiy tarafından Ortodoks olarak vaftiz edilerek ismi Maria şeklinde değiştirilmiştir. Bu yetim Türk kızı sonra askerlerin himayesinde Keksholm Muhafız Alayı’nın resmen kızı ilan edilmiştir. Alay onun için özel yardım sandığı bile kurmuştur. Alayın desteğiyle iyi bir eğitim gören Mariya, Rus komutanların himayesinde evlendirilmiştir. Ayşe’nin dramatik hayatı hakkında, 1878’in hemen başlarında, savaş günlerinde batılı gazeteler ve dergiler haberlerinde yer ayırmışlardır. Bu makale, tarihte esir bile diyemeyeceğimiz dört yaşındaki bir kız çocuğunun Rus subayın merhametiyle başlayan hazin bir hayat hikâyesini konu edinmektedir. Ruslar, bugün bile Mariya Keksholmskaya adına başarılı öğrencilere burs vermektedirler. Bu makalede Türk kamuoyu ve tarihçiliğinde bilinmeyen savaş mağduru bir Türk kızının dramatik hayatı Rusya arşivlerinden ve kaynaklarından elde edilen bilgi ve belgelerle ortaya konulmaya çalışılmıştır.

  • Open Access Icon
  • Research Article
  • 10.53718/gttad.1632535
ŞAHİN GERAY HAN’IN ASKERÎ REFORM GİRİŞİMLERİNE DAİR
  • May 31, 2025
  • Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
  • Ufuk Aykol

1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı müstakil bir devlet olarak tanınmıştır. Bu süreçte Kırım’daki Geray Sultanlar ve arasında tahta mücadelesi yaşandı. Nitekim Rus askerî desteğini alan Şahin Geray Han, 1777 senesinde tahta çıktı. Bu destek onun hükümdarlığı sırasında da tahtını korumasını sağladı. Bu sayede 1783 senesine kadar tahtını koruyabilen Kırım hanı, orduyu modernize etmek için reform girişimlerinde bulunmuştur. Bu reformların temel amacı, Kırım Hanlığı’nı modern bir devlet yapısına kavuşturarak, Avrupa tarzı düzenli bir ordu kurmaktı. Geleneksel bozkır süvari taktiklerine dayanan Kırım Hanlığı ordusu, dönemin modern savaş koşullarında yetersiz kalmış ve bu durum, askerî modernizasyonun gerekliliğini ortaya koymuştur. Şahin Geray Han’ın reformları, sadece askerî alanla sınırlı kalmamış, vergi toplama sistemi ve toprak düzenlemeleri gibi devletin ekonomik ve idarî yapısını da kapsamıştır. “Beşliler” ve “Sekbanlar” adlı düzenli birliklerin kurulması, ordunun modernizasyonunda önemli bir adım olarak görülse de mali yetersizliklerin yanı sıra kabile aristokrasisi ve ulemanın muhalefeti bu girişimleri akamete uğratmıştır. Çünkü Ulema ve mirzaların topraklarına el konulması gibi reformlar, hanın meşruiyetine zarar vermişti. Reform sürecinde Rusya İmparatorluğu’nun mali ve askerî desteğine büyük ölçüde bağımlı olan Şahin Geray Han, bu desteği kaybettikçe iç isyanlarla başa çıkmakta zorlanmıştır. Reform çabalarının başarısızlığı ve iç karışıklıklar, Kırım Hanlığı’nın sonunu hızlandırmış ve 1783 yılında Kırım, Rusya tarafından ilhak edilmiştir. Şahin Geray Han’ın girişimleri, modernleşme çabalarının tarihî bir örneği olarak sosyal ve iktisadi engellerin modernizasyon süreçlerindeki belirleyici rolünü göstermektedir. Bu çalışma Şahin Geray Han’ın reform girişimlerini ve sosyo-ekonomik sonuçlarını hanlık makamının siyasi pozisyonunu göz önünde bulundurarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

  • Open Access Icon
  • Research Article
  • 10.53718/gttad.1647931
EBÛ SA’ÎD BAHÂDIR’IN ÖLÜMÜ ÜZERİNE BAZI MÜLAHAZALAR
  • May 31, 2025
  • Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
  • Nagehan Küçükyıldız

İlhanlı hükümdarlarının doğumları ve ölümleri, dönemin siyasi ve toplumsal dinamikleri açısından büyük önem arz etmiştir. Tarihi kaynaklarda bu hususta farklı bilgiler bulunsa da, özellikle hükümdarların doğumu, şehzâdelik dönemleri ve ölümleri devletin istikrarı açısından belirleyici unsurlar arasında yer almıştır. İlhanlılar, hükümdarlarına büyük değer vermiş ve onların yaşamları kadar ölümleri karşısında da derin üzüntü duymuşlardır. Bu bağlamda, İlhanlı tahtına geçen önemli hükümdarlardan biri olan Ebû Sa‘îd Hân’ın hayatı, İlhanlı tarihinin merak edilen konularından birisi olmuştur. Ebû Sa‘îd Hân, 704/1305 yılında Ucân’da dünyaya gelmiştir. Hân doğduktan sonra şehzâdelik eğitimi alması için dönemin önemli devlet adamlarından Emîr Sevinç’in yanına verilmiştir. 713/1313 yılında babası Olcâytû Hân tarafından Horâsân valiliğine atanarak devlet yönetiminde tecrübe kazanması sağlanmıştır. Ancak babasının beklenmedik ölümü üzerine, henüz 12 yaşında iken İlhanlı tahtına çıkmak zorunda kalmıştır. Küçük yaşına rağmen, hükümdarlık sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalan Ebû Sa‘îd, tahtta istikrarın sağlanması adına, babasının kendisini emanet ettiği Emîrü’l-ümerâ Emîr Çûpân’ın desteğiyle devlet yönetimini sürdürmüştür. Hân, hükümdarlık dönemi boyunca, ülke içinde ortaya çıkan iç karışıklıkları büyük ölçüde gidermeye çalışmış ve İlhanlı Devleti’nin istikrarını korumaya çalışmıştır. Son İlhanlı hükümdarı olarak kabul edilen Ebû Sa‘îd Hân, 736/1335 yılında vefat etmiştir. Onun ölümü, İlhanlı Devleti için büyük bir dönüm noktası olmuş ve devletin merkezi otoritesi zayıflamaya başlamıştır. Ebû Sa‘îd’in vefatı hem devlet adamları hem de halk arasında derin bir üzüntüye neden olmuş, bu süreçte İlhanlılar siyasi bir dağılma sürecine girmiştir.

  • Open Access Icon
  • Research Article
  • 10.53718/gttad.1652989
TÜRKİYE’DE MACAR EDEBİYATI
  • May 31, 2025
  • Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
  • Edit Tasnádi

Bu çalışma, Tasnádi, Edit, “A magyar irodalom Törökországban”, Hungarológia 7. Eds. R. Abody, R. Hegedűs, Z. Körösi and L. Tarnói. Budapest: Nemzetközi Hungarológiai Központ, 1995, s. 88-92. eserinin, Macarcadan Türkçeye yapılan çevirisidir.