- Research Article
- 10.53718/gttad.1715449
- Jan 24, 2026
- Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
- Halil Bunsuz
Çocuk folkloru içerisinde yer alan çocuk oyun ve oyuncakları halk biliminin en dikkat çekici kısımlarından biridir. Normalde oyun denilerek geçiştirilen bu ürünler sadece oyundan ibaret değildir. Oyunlar, aynı zamanda çocukların duyuşsal, bilişsel, fiziksel, psikolojik vb. yönlerini geliştiren bir bakıma onları gerçek hayata hazırlayan bir pratiktir. Bu durum kültürel kod aktarımı, değer öğretimi, hüner gösterimi, sosyal hayata uyum, fiziksel gelişim ve ruh sağlığı gibi hususlarla daha belirgin hâle gelir. Geçmişten bugüne geleneksel çocuk oyunları ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalarda çocuk oyunları derlenmiş, tasnif edilmiş; oyunların kavramsal çerçevesi, yapısı ve bağlamı tartışılmış; oynanması, oyuncuları, araç ve gereçleri ele alınmış; çocukların fiziksel, bilişsel, sosyal ve psikolojik gelişimlerindeki katkısına dikkat çekilmiş; oyunlardan değerler eğitiminde faydalanma yolları anlatılmış, oyunların çeşitleri ve işlevleri gibi birçok konu detaylıca incelenmiştir. Ancak geleneksel Türk çocuk oyunları üzerine bugüne kadar yapılan çalışmalarda oyunların kahramanlığı teşvik edici ve öğretici yönü incelenmemiştir. Oysa birçok oyunda saklanma, yıkma, yeniden inşa etme, esir alma, esir kurtarma, can alma, can verme, evini koruma veya geri alma gibi kahramanlık unsurları görülmektedir. Bu çalışmada öncelikle destan, efsane, halk hikâyesi ve masal gibi anlatı türlerinin genel hatlarıyla kahramanlık öğretimi ve teşviğindeki rolüne değinilmiştir. Ardından anlatılardan hareketle kahramanlığa dair bazı unsurlar 14 başlık altında toplanmıştır. Çocuk oyunları hakkında genel bir bilgi verildikten sonra anılan kahramanlık unsurları, kahramanlığın öğretimi ve teşviği bağlamında geleneksel Türk çocuk oyunlarında aranmıştır. Sonuç olarak tespit edilen unsurların geleneksel Türk çocuk oyunlarında da bulunduğu, bu oyunların çocukları Türk kültür hayatında önemli bir yere sahip olan kahramanlık göstermeye teşvik ettiği aynı zamanda onlara kahramanlığı deneyimleyerek öğrenme imkânı sunduğu tespit edilmiştir.
- Research Article
- 10.53718/gttad.1799010
- Jan 24, 2026
- Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
- Yusuf Ötenkaya
Bu çalışma, Memlûklar döneminin önde gelen fakat kroniklerde görece az işlenmiş figürlerinden biri olan Emîr Bedreddin Bektaş el-Fahrî es-Sâlihî’nin askerî ve siyasi kariyerini incelemektedir. 7./13. yüzyıldaki askerî seferler ve siyasi dengelerin şekillenmesinde etkin bir rol üstlenmesine rağmen Emîr Bektaş kroniklerde çoğunlukla Baybars ve Kalâvûn gibi önde gelen şahsiyetlerin gölgesinde kalmış ve marjinal bir görünüm arz etmiştir. Bu araştırmanın temel amacı, mevcut kaynakların eleştirel bir okuması üzerinden Emîr Bektaş’ın tarihsel portresini yeniden kurmak ve böylelikle hem bireysel düzeydeki etkinliğini hem de Memlûk tarihyazımının seçici doğasına dair daha geniş tartışmalara katkı sunmaktır. Çalışmada yöntem olarak karşılaştırmalı ve analitik bir yaklaşım benimsenmiş; kroniklerdeki sessizliklerin izleri sürülmüş, ikta tevcihleriyle veriler çaprazlanmış ve farklı metin geleneklerinde yer alan parçalı bilgiler bağlama oturtulmuştur. İbn Şeddâd, İbn Abdüzzâhir, Baybars el-Mansûrî, Nüveyrî, Makrîzî, Aynî ve İbn Tağrıberdî gibi müelliflerin aktarımları karşılaştırılarak aralarındaki farklılıklar tespit edilmiş ve bu farklılıkların Emîr Bektaş’ın imgesini nasıl şekillendirdiği ortaya konmuştur. Bulgular, Emîr Bektaş’ın yalnızca yüksek rütbeli bir kumandan değil, aynı zamanda Memlûk elitinin güç dengelerini muhafaza eden merkezî bir aktör olduğunu göstermektedir. Sultan Baybars’tan el-Eşref Halil’e uzanan süreçte onun askerî sorumluluklar üstlenmesi, Beyserî ve Baydara gibi nüfuzlu emîrlerle yakınlığı, onun siyasal etkinliğini teyit etmektedir. el-Eşref Halil dönemi sonrasında ise emîrler arasında arabulucu rol oynayarak politik dengeleri elinde tuttuğu anlaşılmaktadır. Çalışma, Bektaş el-Fahrî’yi merkeze alarak kroniklerdeki sessizliğin onun önemsizliğiyle değil, genel olarak İslam tarihyazımının seçici doğasıyla açıklanması gerektiğini öne sürmekte; kroniklerin satır aralarının okunmasıyla bu tür emîrlerin kariyerlerinin yeniden inşa edilebileceğini savunmaktadır. Sonuç olarak makale hem Memlûk elitinin prosopografik haritasına katkı sağlamakta hem de İslam tarihyazımının yöntemsel sınırlılıklarını aşmaya yönelik tartışmalara yeni bir perspektif sunmaktadır.
- Research Article
- 10.53718/gttad.1799046
- Jan 24, 2026
- Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
- Merve Sürücü
Özbek Han’ın iktidarı (1313-1341), Altın Orda Devleti’nin siyasi açıdan en istikrarlı dönemlerinden birini ifade etmektedir. Özellikle güçlü Altın Orda kumandanı Emir Nogay’ın ölümünden sonra Doğu Avrupa’da zayıflayan Moğol etkisi, Özbek Han döneminde yeniden tesis edilmeye çalışıldı. Bu süreçte Altın Orda’nın kuzeybatı komşusu olan Litvanya Büyük Knezliği de büyük bir gelişim göstermekteydi. Bilhassa Gedimin döneminden itibaren (1316-1341) Litvanya, Baltık bölgesinde askerî ve ekonomik gücünü pekiştirerek Altın Orda’nın sınır bölgelerinde etkin bir aktör haline geldi. Dini inanışı noktasında Avrupa siyasetinden soyutlanmak durumunda kalan pagan Litvanya’nın kendi siyasi-ticari otoritesini yaratma çabası, Altın Orda’nın bölgesel siyasetine taban tabana zıtlık teşkil ediyordu. Litvanya’nın genişleme sahası, Altın Orda Devleti’nin hakimiyeti altındaki Rus topraklarını da kapsamaktaydı. Litvanya bir yandan Kuzey Rus knezlikleriyle ittifak yoluyla bu bölgede varlık göstermeye çalışırken diğer yandan Güney Rus topraklarında Galiçya-Volın Knezliği üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyordu. Nitekim bu yayılmacı siyaseti sayesinde kendisine Tver, Smolensk gibi knezlikler nezdinde müttefikler buldu. Ancak Litvanya’nın bu ilerleyişi Özbek Han’ın bölgede kurmaya çalıştığı denge siyasetini de olumsuz etkiliyordu. Altın Orda Devleti hanlarının Rusya’da kurduğu hakimiyet, bölgedeki knezler arasında devam ettirdiği denge siyasetine dayanıyordu. Özbek Han döneminde bu denge, Rus topraklarındaki iki önemli güç olan Moskova ve Tver Knezlikleri arasında kurulmuştur. Ancak Litvanya’nın ilerlemeci tutumu bu dengeyi bozmayı başardı. Nitekim Litvanya Büyük Knezi Gedimin, evlilik yoluyla Tver Knezliğiyle ittifak kurarak Rus sınırlarıyla temasını güçlendirdi. Ancak Tver Knezliği, Özbek Han’ın artan rahatsızlığı ve şüpheci tutumu karşısında Litvanya’yla kurduğu bu ittifaktan zararlı çıkan taraf oldu. Bilhassa Tver knezleri Dimitry ve Aleksandr’ın Özbek Han tarafından öldürülmesinde Litvanya ile kurdukları ittifakın önemli etkisi oldu. Bu durum bir yandan Tver Knezliği’nin konumunu ciddi bir şekilde sarsarken diğer yandan Tver karşısında Han’ın desteğini arkasına almış olan Moskova Knezliği’nin gücünü perçinlemesine yardımcı oldu. Litvanya, ayrıca Güney Rus topraklarında genişleme ve hakimiyet kurma çabalarını sürdürdü. Bu cihette Altın Orda Devleti ile zaman zaman karşı karşıya geldiği görülmektedir. Bununla birlikte Litvanya, Özbek Han’ın ölümüne kadar bölgede istediği serbestiye kavuşamadı.
- Research Article
- 10.53718/gttad.1665597
- Jan 24, 2026
- Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
- Ramin Sadık
1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan dünya devletleri tarafından tanınmaya başladı, birçok devletle ikili diplomatik ilişkiler tesis etti. Azerbaycan açısından Ortadoğu coğrafyası oldukça önemliydi. Zira Azerbaycan da Müslüman bir devletti. Esasında Ortadoğu’nun özellikle kuzey kısımlarıyla Azerbaycan arasında tarihsel-kültürel bağlar da vardı. Nitekim Ortadoğu’nun kuzeyi bir zamanlar Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safeviler gibi Azerbaycan Türk devletlerinin sınırları içinde kalmıştı. Bağımsızlıktan sonra Azerbaycan, Ortadoğu’da İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün ile diplomatik ilişkiler tesis etti. Suriye ile diplomatik ilişkiler 28 Mart 1992’de başladı. İki ülke arasındaki ilişkiler 2011 yılına kadar hem doğrudan, hem de Birleşmiş Milletler ve İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında gelişti. “Arap Baharı”nın Suriye’yi etkilemesi ve ülkede karışıklığın başlamasından sonra ilişkiler yavaşladı ve tamamen durdu. 2015’ten Beşar Esad’ın devrildiği 2024 sonlarına kadarki sürede ise iki taraf arasında diplomatik ilişki kesildi. Bu çalışmada geçmişten günümüze Azerbaycan-Suriye ilişkileri ele alınmıştır. Daha önce Azerbaycan ve Türkiye’de konuya dair geniş kapsamlı ve bütüncül her hangi bir çalışma yazılmadığı tespit edilmiştir. Dolayısıyla çalışmanın alandaki boşluğu dolduracak nitelikte özgün ve güncel olması hedeflenmiştir. Çalışma kapsamında Azerbaycan ile Suriye arasındaki ilişkilerin tarihi geçmişi incelenmiş, Suriye’de meydana gelen iç karışıklıkların ikili ilişkilere yansıması araştırılmış, Esad rejiminin devrilmesinin ardından en son güncel durum çeşitli kaynakların irdelenmesi ışığında değerlendirilmiştir.
- Research Article
- 10.53718/gttad.1715478
- Jan 24, 2026
- Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
- Nurdan Erdan
Bu çalışmada 2018 yılından 2022 yılına değin İzmir ili, Aliağa ilçesi sınırları içerisinde yer alan Tisna Antik Kenti ve yakın çevresi merkezli yüzey araştırmalarında saptanan Türk ve İslam Dönemi izleri kısaca tanıtılmaya çalışılacaktır. Neolitik Dönem’den itibaren yerleşildiği bilinen gerek iklim gerekse toprak yapısı itibariyle oldukça verimli bir bölge olan Güzelhisar Vadisi’nde yürütülen çalışmalar sonucunda Tunç Çağlar’dan Erken Cumhuriyet Dönemi’ne değin saptamalarda bulunulmuştur. Eski İzmir-Bergama yol hattı üzerinde olması itibariyle Kuzey-Güney yönlü ulaşımın ana istasyonlarından sayılan bölgede yürüttüğümüz incelemeler sahanın özellikle Ortaçağ ve sonrasında Doğu-Batı yönlü yol güzergahları aracılığıyla günümüz Manisa ile ara bağlantı sağlayan stratejik bir konumda olduğunu göstermiştir. Sahada daha önceki yıllarda varlığı bilinen ve ayrıca ilk kez yüzey araştırmaları sonucu ortaya çıkartılan haricindeki kültürel miras sahaları ve buluntuları incelenecektir. Tunç Çağlardan Beylikler ve Osmanlı dönemine değin çok uzun süreli iskanın izlerini yansıtan sahada çalışmamıza konu olan alanlar Uzunhasanlar Mahallesi, Elbirdi, Güzelhisar Mahallesi, eski Mantar Köy, Şatır Mevkii, Çıtak Mahallesi, Elbirdi Mevkii, Mantar Köy, Gavurkayası ve Halkalı Mevkileridir. Söz konusu sahalarda yürütülen incelemelerde kırsal konut mimarisine dair bulgular ile, yeni Türk dönemi mezarlıkları, yeni tip olarak sınıflandırılabilecek Yörük-Türkmen mezar taşları, İzmir-Bergama eski yolunun ara güzergahları başta olmak üzere ilginç sonuçlara ulaşılmış, sahanın 14. yüzyıldan itibaren Türk topluluklarca aktif iskân edildiği anlaşılmıştır.
- Research Article
- 10.53718/gttad.1715707
- Jan 24, 2026
- Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
- Elnara Madatova
Türk dünyasının önemli bir parçası olan Azerbaycan, tarihi ve kültürel mirasıyla dikkat çekmektedir. Bu miras özellikle Hanlıklar dönemine ait yapılarla zenginleşmiştir. Karabağ Han Sarayı ve Şeki Han Sarayı, Azerbaycan mimarisinin ve Türk dünyasının en değerli örneklerindendir. Bu saraylar sadece hükümdarların ikametgahı değil, aynı zamanda dönemin sosyal, kültürel ve siyasal yaşamını yansıtan önemli yapılardır. XVIII. yüzyılda inşa edilen bu saraylar, Azerbaycan’ın tarihi ve kültürel dokusunun derinlemesine anlaşılmasında önemli rol oynuyor. Karabağ ve Şeki Han sarayları, mimarileriyle dönemin estetik anlayışını ve toplumsal yapısını ortaya koyarken aynı zamanda dönemin ekonomik, siyasal ve kültürel bağlamı hakkında da ipuçları sunmaktadır. Bu saraylar, özgün mimari özellikleri ve süslemeleriyle dikkat çekerken, bölgesel ve dönemsel açıdan önemli benzerlikler ve farklılıklar da barındırmaktadır. Çalışmanın amacı her iki sarayın da sadece idari merkezler olarak değil, aynı zamanda birleştirici bir kültürel unsur olarak da işlev gördüğünü vurgulamaktır. Türk dünyasının ortak kültürel mirasının izlerini taşıyan yapılar olan Karabağ ve Şeki Han Sarayları, Azerbaycan’ın tarihi ve kültürel geçmişini derinlemesine anlamamıza imkân sağlıyor. Araştırmanın amacı, söz konusu yapıların mimari özelliklerini, tarihsel bağlamlarını, kültürel işlevlerini inceleyerek Türk dünyasındaki yerlerini ortaya koymaktır. Ayrıca bu sarayların zengin sanat mirasının korunarak gelecek nesillere aktarılmasının önemi vurgulanıyor. Bu çalışma, hem Azerbaycan’ın hem de Türk dünyasının kültürel ve mimari tarihinde önemli bir yere sahip olan Karabağ ve Şeki Han Saraylarının korunması ve yaşatılması gerekliliğini ortaya koymaktadır.
- Research Article
- 10.53718/gttad.1716551
- Jan 24, 2026
- Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
- İbret Dal + 1 more
Bu çalışmada Kore Savaşının başlaması ve İnchon Limanı Çıkarması konusu Ayın Tarihi dergisi ekseninde araştırılmıştır. Coğrafi konumu ile jeopolitik önemi bakımından Asya kıtasının en stratejik noktalarından birinde yer alan Kore Yarımadası, tarih boyunca çeşitli devletlerin işgal ve istilasına uğramıştır. II. Dünya Savaşı sonlarına kadar bir Japon sömürgesi durumunda olan Kore Yarımadası, bu savaş sonrasında ABD ile SSCB tarafından 38. Paralel Dairesi baz alınmak suretiyle Kuzey ve Güney Kore olmak üzere iki ayrı yönetim bölgesine ayrılmıştır. Söz konusu devletler, Kore Savaşı’nın patlak verdiği 25 Haziran 1950 tarihine kadar görünüşte Yarımada’yı yeniden birleştirmeye çalışırken, aslında kendi ideolojilerini ve çıkarlarını Yarımada’nın tamamında etkin kılmaya çalışmışlardır. 25 Haziran 1950 tarihinde Kuzey Kore askerlerinin Güney Kore ile sınırı oluşturan 38. Paralel Dairesini geçmesiyle başlayan Kore Savaşı, başta BM ve ABD olmak üzere bütün uluslararası kuruluşları ve ulusları alarma geçirmiştir. İşgalin başladığı 25 Haziran’dan itibaren art arda toplantılar yapan BMGK, işgalin sona erdirilmesi konusunda birçok defa çağrıda bulunmuştur. Bu çağrılardan olumlu bir sonuç alamayınca da 7 Temmuz’da yaptığı toplantıda BM Barış Gücü oluşturulması kararlaştırılmıştır. Komutasını Amerikalı General MacArthur’un üstlendiği BM Barış Gücü Pusan yakınlarına kadar gelen Kuzey Kore Ordusunu geri püskürtmek ve Seul’u ele geçirmek için 15 Eylül 1950 tarihinde İnchon Limanı’na bir çıkarma gerçekleştirmiştir. Bu çalışmada, Ayın Tarihi dergisi ekseninde İnchon Limanı Çıkarması incelenecektir.
- Research Article
- 10.53718/gttad.1717069
- Jan 24, 2026
- Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
- Tasnádi Edit
Bu çalışma, Tasnádi, Edit ,” A török irodalom Magyarországon”, Magyar Tudomány, 172. évf. (2011.) sz.2011/4, s. 408-415. eserinin, Macarcadan Türkçeye yapılan çevirisidir.
- Research Article
- 10.53718/gttad.1717705
- Jan 24, 2026
- Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
- İnci Yelda Şafakcı Dumlupınar
Türkistan milli tarihinin muhaceretteki isimleri sürgün hayatının zorluklarına rağmen Türkiye ve Avrupa merkezli faaliyetler ile Türkistan’ın bağımsızlığı adına uzun yıllar uğraş vermiştir. Bu isimlerden biri de 1902 yılında Taşkent’te cedit hareketinin merkezinde, reformist bir ailede dünyaya gelmiş olan Mecdeddin Ahmed Delil’dir. Delil, bir din alimi olan babasının Türkistan’da gizli olarak yürütülen reform hareketlerine duyduğu sempati sonucunda cedit kadrosunun yakın çevresinde yetişme imkânı bulmuştur. Türkistan’daki reform hareketlerini destekleyen ceditçilerin inkılap yıllarından önce toplantı merkezlerinden biri olan evde büyümüş olması bir teşkilat içerisinde yer edinme ve faaliyette bulunma konusunda Mecdeddin Delil’in küçük yaşta tecrübe kazanmasını sağlamıştır. Mecdeddin Ahmed Delil, Bolşeviklerin Taşkent’e hâkim olduğu yıllarda ilk ve orta eğitimini tamamlamış, bağımsızlık fikrine dönüşen reform hareketlerinin Türkistan dâhilinde Sovyetlere rağmen devam edemeyeceğini anlayan gençlerden biri olarak lise eğitimini Taşkent’te tamamladıktan sonra hem eğitimine hem de faaliyetlerine devam edebilmek için 1923 yılında İstanbul’a gitmiştir. 1923 yılında İstanbul’da Diş Hekimliği Fakültesi’ne kaydolan Mecdeddin Delil, 1926 yılında buradan mezun olarak doktor unvanı almaya hak kazanmıştır. Öğrencilik yıllarından itibaren İstanbul’da bulunan Türkistanlı gençlerin ortak hareket etmesi hususunda hassasiyetli davranmış, bunun neticesinde 1927 yılında kurulan Türkistan Türk Gençler Birliği’nin başkanlığını üstlenmiştir. Gençlik teşkilatının yanı sıra Türkistan Azadlık Cemiyeti adıyla kurulan ancak 1927 yılında Türkiye’de Türkistan Milli Birliği adını almış olan muhaceretteki Türkistanlılar birliğine dahil olmuştur. Hem birliğin Türkiye’de yayınlanan yayın organı Yeni Türkistan mecmuasında yazılar yazmış, derginin genel sekreterliğini üstlenmiş hem de 1929 yılından itibaren Mustafa Çokay’ın Berlin’de neşrettiği Yaş Türkistan mecmuasında yazarlık yapmıştır. Türkistan yararına hareket eden grupların içerisinde aktif olarak görev yapmış olan Mecdeddin Delil, 1933-1938 yılları arasında Çin’e karşı bağımsızlık mücadelesi veren Kaşgar Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin teşkilatlanması için Türkistan Milli Birliği adına bölgede bulunmuş ancak bu başkaldırının başarısızlıkla sonuçlanması ile Türkiye’ye dönmüştür. Türkiye’ye döndükten sonra Doğu Türkistan’daki izlenimlerini paylaştığı raporu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin bölge üzerine olan politikasına tesir etmiştir. 1938 yılında Türkiye’deki iç ve dış politikada alınan kararlar gereği Türkistan Milli Birliği’nin dolayısıyla Türkistan milli hareketinin Berlin’e taşınması için çalışmış ancak II. Dünya Savaşı’nın başlaması buna engel olmuştur. 1943 yılında tedavi gördüğü Heybeliada Sanatoryumu’nda hayatını kaybetmiştir. Bu çalışmada hayatı ve faaliyetleri hususi olarak daha önce müstakil bir araştırmanın konusu olmamış olan Türkistan aydınlarından Doktor Mecdeddin Ahmed Delil’in hayatı ve fikirleri, faaliyetleri ve yazıları esas alınarak ortaya konulacak, Türkistan milli hareketinin içerisindeki yeri ve önemi tespit edilecektir.
- Research Article
- 10.53718/gttad.1671175
- Jan 24, 2026
- Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi
- Aziz Altı
Osmanlı Devleti’nin resmi müzisyenleri olan mehter takımı 1826 yılında lağvedilene kadar görevlerini ifa etmişlerdi. Savaş ve barış gibi her ortamda müziklerini icra eden mehterler İstanbul’un farklı noktalarında teşkilatlanmışlardı. Bu yerlerden birisi de tarihi yarımada da yer alan ve şehri görebilecek hâkim bir noktada bulunan Galata Kulesi idi. Başlangıçta Cenevizliler tarafından güvenlik gerekçesiyle inşa edilen Galata Kulesi, İstanbul’un Osmanlı Devleti’nin egemenliğine geçmesiyle farklı amaçlara hizmet etmiş ve 1715 yılında ise mehterlere tahsis edilmişti. 1715 senesinde kuleye yerleştirilen mehterler yedi kişiden oluşuyordu. Mehterler arasında tablcı (davulcu), zurnacı ve nakkareci ile birlikte bir de onları idare edecek mehterbaşı bulunuyordu. Mehterler günlük on beş akçe, mehterbaşı ise yirmi akçe almaktaydı. Teşkil edilen bu yeni mehterhaneye müzik aletleri devlet tarafından temin edilmişti. Günün belli zamanlarında rutin olarak mehterlerini çalan Galata Kulesi mehterlerinin müzik aletlerinin iki senede bir değiştirilmesi kanundu. Ancak vesikalar ışığında bu kurala pek riayet edilmediği görülmektedir. XVIII. yüzyılın sonlarında Galata kulesindeki mehterhaneye büyük davul olarak adlandırılan kös konulmuştu. Böylece Galata kulesi mehterleri sultanın hakimiyetinin sembolize edilmesi, günün vakitlerinin duyurulmasının yanı sıra kuleye konulan bu kös ile olası İstanbul yangınlarını önleme amacına da hizmet etmişti. Yukarıdaki bilgiler doğrultusunda kaleme alınan bu çalışmada; Galata kulesi mehterlerinin ihdası, ücretleri, atamaları ve hizmetleri ortaya konulmaya çalışılacaktır.