İslâmcılığın Siyâsî Vizyonu: Hasan el-Bennâ’nın İdeolojik Haritası
Bu çalışma, İslamcılık literatüründe önemli bir figür olarak kabul edilen Hasan el-Benna’nın siyasi fikirlerini analiz etmektedir. Siyasi düşünceleri ve fikirleri incelendiğinde, döneminin jeopolitik bağlamının derin etkilerini açıkça gösterdiği görülmüştür. Özellikle Mısır ve genel itibari ile Ortadoğu’da Osmanlı halifeliğinin sona erdirilmesi ve emperyalizmin yükselişi, el-Benna’nın siyasi ideolojisini şekillendirmede belirleyici olmuştur. Ayrıca, el-Benna’nın manevi inançları ve tasavvuf öğretilerinin, dünya görüşüne, siyasete ve topluma olan yaklaşımını derinden etkilemiştir. Siyasi bilinçli bir şekilde hareket eden ve Selefi bir eğilime sahip olan el-Benna, ne yerleşik düzene ne de muhalif güçlere katı bir biçimde bağlılık göstermemiştir. Kral Faruk’u ve Mısır rejimini eleştirdiği zamanlar olduğu gibi, iktidardaki aktörlerle ortak bir zemin bulmaya çalıştığı zamanların da var olduğu gözlemlenmiştir. Partilere ve partizanlığa yönelik ayrıştırıcı bir tavır sergilemekten kaçınan el-Benna, siyasi katılımı teşvik eden bir duruş sergilemiştir. Bir İslam devletinin kurulmasını savunurken, aynı zamanda milliyetçiliğe de olumlu yaklaşması, bölünmeyi teşvik etmediği sürece milliyetçiliğe açık olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, el-Benna’nın siyasi düşünceleri, döneminin karmaşık siyasi ve toplumsal ortamının yansımalarını yansıtırken, aynı zamanda kendine özgü bir çeşitlilik ve esneklik sergilemektedir.
- Research Article
- 10.54049/taad.1328450
- Jul 17, 2023
- Türkiye Adalet Akademisi Dergisi
Bir tanesi henüz yürürlüğe giremese de 1976 tarihli Avrupa Seçim Yasası bugüne kadar iki kez değişikliğe uğramış ve Avrupa Parlamentosu, Mayıs 2022’de Avrupa Seçim Yasasını yürürlükten kaldırmak için yeni bir Konsey tüzüğü önerisi kabul etmiştir. Temel çıkış noktası seçimlerin “Avrupalılaşma”sı olan bu öneri ile Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ulusötesi aday listesi, Spitzenkandidaten prosedürü, tüm üye devletlerde yeknesak bir seçim sistemi gibi radikal değişikliklerle yapılması hedeflenmektedir. 2010 yılından itibaren Birliğin içinde bulunduğu kriz döneminin Birlik vatandaşlarının talep ve görüşlerinin gözardı edilmesinden kaynaklandığı düşünüldüğünde Avrupa seçim yasasında yapılması önerilen bu değişikliklerle siyasi partilerin doğrudan Avrupa meselelerine odaklanması ve böylece seçmenlerin de Birlik için en beğendikleri seçim programına oy verme imkanları söz konusu olabilecektir. Her ne kadar Avrupa Birliğinin İşleyişi Hakkındaki Antlaşma m. 223’de öngörülen prosedür nedeniyle yürürlüğe girip girmeyeceği belli olmasa da Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen önerinin Birliğin geleceğinin belirlenmesinde önemli bir kilometre taşı olduğu düşünülmektedir.
- Research Article
3
- 10.58242/millifolklor.1284859
- Jun 20, 2024
- Milli Folklor
Kökeni dinsel inanç ve pratiklere dayanan, insanların duygu ve düşüncelerini bedenleri aracılığıyla aktardıkları, insanlık tarihinde zaman içerisinde yeni işlevler de kazanan “dans” birçok bilimin ortak çalışma alanlarından biri olan bir kültürel evrenseldir. Ritüelistik yapısı, zengin tarihsel birikimi ile özellikle halk bilimi, antropoloji, etnoloji gibi sosyal bilimlerin temel araştırma konularından biri olan halk dansları, geleneksel gösteri sanatlarımızdan birisi ve yaşatılması, gelecek kuşaklara aktarılması için korunması gereken bir kültürel miras unsurudur. “Gösteri sanatları” başlığı altında ele alınan “geleneksel halk dansları”nın somut olmayan kültürel mirasın korunması ile ilgili ulusal ve uluslararası alanda yapılan çalışmaların önemli bir bölümünde yer aldığı görülmektedir. Somut olmayan ya da yaşayan kültürel mirasın görünür kılınması süreci özünde bir müzeleştirme sürecidir. 2003 yılında UNESCO tarafından kabul edilen “Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi” ile “koruma” çalışmaları sırasında kullanılan mekânlardan biri de “müzeler” olmuştur. Sözleşmenin kabulünden sonra 2007 yılında, Uluslararası Müzeler Konseyi (ICOM), müze tanımına “somut olmayan kültürel miras” kavramını ekleyerek somut ve somut olmayan kültürel mirasın bir arada ve bağlamında yaşatılarak korunmasını amaçlamaktadır. Bu gelişmeler yeni ve çağdaş müze anlayışıyla SOKÜM müzeciliğinin de oluşmasına neden olmuştur. SOKÜM müzeleri toplumda farkındalık yaratma, yaşatma, canlandırma, aktarma ve topluluğun katılımını sağlama gibi yaklaşımlarla ön plana çıkmaktadırlar. Öte yandan müzelerde somut olmayan kültürel mirasın bu tür müze uygulamalarıyla nasıl hayata geçirilebileceği ve ne kadar başarılı olunabileceği de konunun uzmanlarınca halen tartışılmaktadır. Mevcut müze uygulamalarına bakıldığında, müzelenmesi zor SOKÜM alanlarından birisinin “gösteri sanat-ları” alanı ve bu alana ait unsurların olduğu görülmektedir. Türkiye’de gösteri sanatları koruma çalışmalarında müze uygulamalarının daha çok geleneksel halk tiyatrosu türleriyle (Karagöz, kukla, meddah, orta oyunu, köy seyirlik oyunları) sınırlı kaldığı, geleneksel halk dansları ve müziği konusunda uygulamaların/etkinliklerin yetersiz olduğu –hatta hiç olmadığı- gözlemlenmektedir. Geleneksel halk danslarımızın müzede sergilenmesindeki güçlükler kadar tarihsel süreçte yaşadığı kimi sorunların ve tartışmaların da bunun nedeni olduğu söylenebilir. Başta halk dansları, halk müziği ve bunlarla ilgili gösteriler geçmişte “folklorculuk” modasına kurban edilirken, halk danslarında “otantiklik”, “bağlamından kopma”, “sahneleme” ve “turistifikasyon” gibi sorunlu alanlar dün olduğu gibi bugün de dikkat edilmesi gereken konuların başında gelmektedir. Buna karşın, uluslararası alanda gerek SOKÜM Sözleşmesi süreçlerinde gerek kültürel mirasın korunması bağlamında geçekleştirilen konuyla ilgili önemli çalışmalar ve örnekler yer almaktadır. Bu örnekler incelendiğinde başta SOKÜM Sözleşmesi Korumanın İyi Uygulamaları Kaydı’nda da yer alan; Fandango’nun Yaşayan Müzesi (Brezilya) (Fandango’s Living Museum- Brazil) gelmektedir. Bunun yanı sıra Müzelerde Etkileşimli Dans Yayılımı Projesi (Interactive Dance Dissemination in Museums Project) ve SOKÜM Olarak Dans Projesi (Dance as ICH: New models of facilitating participatory dance events (Dance- ICH) Project) geleneksel halk danslarının odağa alındığı önemli uygulama/etkinlik ve projeler arasında yer almaktadır. Bu örnekler geleneksel halk danslarımızın müzelenmesi konusunda esin kaynağı olabilecek örneklerdir. Türkiye’de sayıları giderek artan SOKÜM müzelerinde gösteri sanatları alanında gerçekleştirilen uygulamalar ve etkinliklere bakıldığında, geleneksel halk dansları oldukça zengin bir birikime sahip olmasına rağmen, bu birikimin müze uygulamalarına yeterince yansımadığı görülür. Oysa SOKÜM Türkiye Ulusal Envanteri’nde çok sayıda geleneksel halk dansı unsurumuz kayıtlıdır. Temsili Liste’de geleneksel halk danslarımız ile ilgili bir unsurumuzun olmaması ayrıca dikkat çekicidir. Bir miras unsuru olarak geleneksel halk danslarının korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması süreçlerine katkıda bulunabilecek SOKÜM müzelerinde gerçekleştirilecek müze uygulamala rının, dansların canlı performanslar eşliğinde, ziyaretçilerin de sürece dâhil edildiği, yaşayarak deneyimleyecekleri düzenleme-lere ihtiyaç olduğu görülmektedir. Geleneksel halk danslarını müzelere taşıyan, yurtdışında gerçekleştirilen çalışmalardan yola çıkarak, geleneksel halk danslarının müze ortamına taşınmasında ve nasıl müzelenebileceği konusunda farkındalığın yaratılmasının yanı sıra geliştirilecek önerilerin de önemi büyük olacaktır.
- Research Article
- 10.16985/mtad.1411648
- Jun 15, 2024
- Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi
İnsan topluluklarının kuşaklar boyunca ürettiği; geçmiş, bugün ve gelecekle bağı anlatan, evrensel değer atfedilen eserleri içine alan “kültürel mirasın” politik bir araç şeklinde kullanımı ulus-devlet süreçleriyle yakından ilişkilidir. Ulusal ideolojilerin pekiştirilmesinde ve millî kimlik inşasında ortak aidiyeti güçlendirici rolüyle kültürel miras, Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür politikaları içerisinde ehemmiyetli bir konumdadır. Kültürel miras, Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı devrim sürecinde Anadolu’nun Türklerle ilişkisinin belgelenmesi çalışmalarında farklı paydaşlarla iş birliği ve çeşitli boyutlarıyla ele alınmıştır. Bu paydaşlardan biri olan, ulusal ve uluslararası bilimsel camiada saygınlığı kabul edilen Türk Tarih Kurumu, Atatürk’ün çizdiği rotayı İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde de takip ederek kültürel miras politikalarına akademik çalışmalar, kurumlar üstü rehberlik ve yapıcı müdahaleleri ile katkı sağlamıştır. Araştırmanın odağında yer alan Türk Tarih Kurumunun arşiv belgeleri, dönemin anlaşılması ve kurumun kültürel mirası korumadaki rolünün yanı sıra ilk kez yayınlanmaları dolayısıyla da önem teşkil etmektedir. Cumhuriyet arşivi ve dönem basınıyla da desteklenen çalışmada Türk Tarih Kurumunun taşınmaz kültürel mirasın korunması alanındaki faaliyetleri İsmet İnönü dönemi politikaları bağlamında ele alınacaktır.
- Research Article
- 10.58884/akademik-hassasiyetler.1388112
- Apr 27, 2024
- Akademik Hassasiyetler
Bir edebi tür olarak roman, yazıldığı çağa tanıklık eden, o çağda yaşanan toplumsal olayların izlerini taşıyan bir kaynaktır. Yazar bizâtihi kendisi toplumu etkileyen ve kendisi de toplumdan etkilenen bir fert olarak tanıklık ettiği olayları eserlerinde yansıtan kişidir. Bu anlamda edebiyat sosyolojisi, edebi eserlerden faydalanarak dönemin fikirsel akımlarını, sosyal dokusunu, toplumsal değişim dinamiklerini analiz edebilmek için edebiyat eserlerinden faydalanır. Osmanlı’da Tanzimat reformuyla resmi olarak başladığı kabul edilen yenileşme ya da Batılılaşma olarak adlandırabileceğimiz süreç, pek çok yeniliğin toplumsal hayata dahil edilmesi sürecidir. Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet yenilikleri ile devam eden süreçte yaşanan toplumsal değişim ve dönüşümler devrin romanlarında çeşitli şekillerde kendine yer bulmuştur. Toplumsal değişime eserlerinde yer veren yazarlardan biri de Halide Edip Adıvar’dır. Bilhassa kadınların eğitimi, kadın hakları, kadının toplumsal statüsü gibi mevzularda yazılar yazan ve bu meseleleri dert edinen Halide Edip, bu çalışmanın da kaynağı olan Tatarcık adlı romanında benzer mevzulara yer vermiştir. Başkarakter Lale (Tatarcık) Halide Edip’in şahsi hayatında kadına verdiği önemi ve kadının olması gerektiğini düşündüğü pozisyonu yansıtan ideal bir kadındır. Cumhuriyet yeniliklerinin roman mekânı olan Poyraz köyde meydana getirdiği değişimler, eserde yediler diye tanıtılan gençlerin eğitimleri ile toplumsal hayata bakışları ve batılılaşmanın yüzeysel bir şekilde taklit edildiği yaşamlar Tatarcık romanında incelenen mevzular olarak öne çıkmaktadır.
- Research Article
1
- 10.32950/rid.1338378
- Oct 20, 2023
- Rize İlahiyat Dergisi
Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanlar arasında yaşanan fikir ayrılıkları, zamanla derinleşmiş ve bunun sonucunda siyasî ve itikâdî mezhepler ve fırkalar ortaya çıkmıştır. Bu fikir ayrılıkları sonucunda oluşan mezhep ve fırkaların her biri belli konularda ileri sürdükleri fikirlerle diğerlerinden ayrılmıştır. Bir mezhep içerisindeki bazı âlimler de bağlı bulundukları mezhebe katkıları, mezhebin fikirlerini sistemleştirmeleri, kaleme aldıkları eserleri ve Müslümanlar arasında yaygınlaşmasını sağlamaları gibi nedenlerle diğer âlimlerden temayüz etmiştir. Hakîm es-Semerkandî de ilmî çalışmalarıyla ve özellikle kaleme aldığı es-Sevâdu’l-a’zam adlı eseriyle Ehl-i Sünnet inancının ve Hanefî-Mâtürîdî anlayışın gelişmesinde ve sistemleşmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. Hakîm es-Semerkandî’nin yaşadığı dönem olan hicrî dördüncü asır, İslâmî ilimlerin olgunlaştığı, sistemleştiği ve kurumsal hale geldiği bir asırdır. Bu asırda hemen bütün İslâmî ilimlerde çok kıymetli çalışmalar yapılmış ve çok değerli eserler kaleme alınmıştır. Aynı zamanda bu dönem, özellikle itikâdî mezhepler açısından da çok mühim bir dönemdir. Zira, Eş’ariyye ve Mâtürîdiyye mezhebinin kurucuları Ebû’l-Hasan el-Eş’arî (ö. 324/935-36) ve Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944) bu asırda yaşamışlar ve Ehl-i Sünnet ekolünün iki büyük itikâdî mezhebini bu asırda kurmuşlardır. İmam Eş’arî ve İmam Mâtürîdî ile çağdaş olan Hakîm es-Semerkandî (ö. 342/953) de yaşadığı asırda, bid’at ve hurafelerin yaygınlaşmasını önlemek, Müslümanları sağlam bir akîde etrafında toplamak ve Ehl-i Sünnet itikadını yaygınlaştırarak sapkın fikirleri ortadan kaldırmak için Sâmânî Emîri tarafından bir eser kaleme almak üzere görevlendirilmiş olan önemli bir Ehl-i Sünnet âlimidir. Hicrî üçüncü ve dördüncü asırlarda, Miladî 819-1005 yılları arasında Mâverâünnehir ve Horasan’da hüküm süren Sâmâniler bir İslâm hanedanlığıdır. Sâmânî emirleri hüküm sürdükleri topraklarda İslâm dininin yayılmasına ve İslâmî ilimlerin gelişmesine önemli katkıları olmuş, aynı zamanda gayr-i müslimlere karşı da mücadele etmişlerdir. Semerkandî’nin, Ehl-i Sünnet inancınının genel bir tasvirini yapmak maksadıyla kaleme aldığı es-Sevâdu’l-a’zam adıyla meşhur olan eseri de Hanefî akâidi olmakla birlikte Mâtürîdî düşünce ekolünün teşekkülüne de öncülük etmiş çok kıymetli bir eserdir. Semerkandî’nin Sâmânî emirine takdim ettiği bu eser, Sâmânîler döneminde resmî ilmihal olarak kabul edilmiş ve medreselerde okutulmuştur. İslâmî fırkalar arasında ilk olarak ortaya çıkan Hâricîler de gerek Hz. Ali’ye muhalefet etmeleri, gerekse iman anlayışları nedeniyle, büyük günah işleyen kimseleri, hatta kendileri gibi düşünmeyen diğer Müslümanları küfürle itham eden yaklaşımlarıyla, tarih boyunca tartışmaların odağı olmuştur. Semerkandî’nin yaşadığı süreç göz önüne alındığında bu eserin, Mu’tezile, Hâriciyye ve Şîa başta olmak üzere bid’at olarak nitelendirilen ve Ehl-i Sünnet çizgisi dışında kabul edilen diğer bazı dinî akımlara karşı, Hanefîliğin çerçevesini belirlemek amacıyla telif edildiği anlaşılmaktadır. Hakîm es-Semerkandî’nin İslâm toplumunun ilim ve düşünce hayatına etki eden bu eseri, Hanefî-Mâtürîdî düşüncenin gelişmesine ve yayılmasına da önemli ölçüde katkı sağlamıştır. Bu çalışmamızda, Hakîm es-Semerkandî’nin Hâricîler’e yönelik eleştirilerini es-Sevâdu’l-a’zam ekseninde ortaya koymaya çalışacağız.
- Research Article
- 10.20515/otd.1352171
- Nov 6, 2023
- OSMANGAZİ JOURNAL OF MEDICINE
Enfeksiyon, yoğun bakım ünitelerinde önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Yoğun bakım ünitesinde dirençli organizmaların üremesini ve bulaşmasını azaltmak için önerilen stratejilerden biri, organizmaların komşu yataklardan bulaşma olasılığını azaltmak ve enfeksiyon kontrol önlemlerine uyumu artırmak için hastaları tek yataklı odalara yerleştirmektir. Açık koğuş sistemi ile yönetilen yoğun bakım ünitesi yeniden yapılandırılarak kapalı koğuş sistemi ile yönetilmeye başlandı. Açık koğuş sisteminde takip edilen 6 aylık süreç ve izole oda sistemine geçtikten sonraki 6 aylık süreçte yatan hastalardaki enfeksiyon oranlarını retrospektif olarak incelemeyi amaçladık. Yeni yoğun bakım ünitesinde 6 aylık periyodda 274 hasta (grup A) takibi yapılmış ancak çalışma kriterlerine uygun 35 hasta, eski yoğun bakım ünitesinde 6 aylık periyodda yatan (grup B) 203 hastadan 23 hasta çalışmaya dahil edildi. Açık koğuş sisteminde takip edilen 6 aylık süreç ve izole oda sistemine geçtikten sonraki 6 aylık süreçte en az 1 hafta yatışı olan mekanik ventilatör desteği alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Dış merkezlerden kabul edilen hastalar ile entübe halde kabul edilen hastane içi hastalar çalışma dışı bırakıldı. Bilgisayar data sistemi kullanılarak hastaların APACHE II, GKS, yaş, cinsiyet, yatış nedeni ve kültür sonuçları ile kaçıncı gün üreme olduğu kayıt edildi. Bu kayıtlara göre hastalardaki enfeksiyonların görülme yerleri, sıklıkları, etkenler ve dirençli mikroorganizmaların üreme oranları karşılaştırıldı. İstatistiksel analiz sonucunda kolistin dirençli üreme sonuçları yönünden anlamlı bir fark olduğu (p<0,05), Grup B hastalarında kolistin direnci gelişme oranının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Trakeal aspirat kültür sonuçları incelendiğinde Grup B’de istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu (p<0,05) üreme oranlarının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak; yoğun bakım ünitelerinde çoklu ilaca dirençli bakterilerin ortaya çıkmasını ve yayılmasını önlemeye yönelik stratejiler antimikrobiyal tedavinin etkinliğini ve kullanımını artırmaya çalışan stratejilerin yanısıra enfeksiyon kontrol önlemleri arasında hasta izolasyonu önem arzetmektedir. Çalışmamızın sonucunda izole oda yoğun bakım ünitesinde daha az dirençli mikroorganizma üreme oranı olduğu gösterilmiştir.
- Research Article
- 10.17064/iüifhd.06581
- Aug 18, 2011
Bu çalışma, postmarxizmin alternatif bir demokrasi projesi olarak kabul edilen ve çoğulculuk anlayışını ön plana çıkaran radikal demokrasinin, iletişim dünyasıyla ilişkisini ortaya koymak amacıyla hazırlanmıştır. Farklı olma hakkı gibi haklarının da sorgulayıcısı haline gelen birey ile düzenin koruyucusu devlet arasındaki optimum dengenin sağlayıcısı kabul edilen iletişim kanalları, çağımızda büyük önem taşımaktadır. Çünkü, gerçek demokrasi, siyasetin rasyonel müzakere ve iletişim üzerinden gerçekleşebileceği ön kabulüne dayanmaktadır. Bunun açık anlamı, halk-devlet ilişkisinde ideal bir iletişim durumunun olmadığı koşullarda, gerçek bir demokrasiden söz edilemeyeceğidir. Demokrasinin yetersizliği iddialarının giderilmesi ancak iletişimsel süreçlerle, halkın, karar mekânizmalarına katılmasıyla mümkündür. Medya da, -en önemli özelliği ‘kamusal meşruiyete haiz yönetim edimleri' olan- demokratik yönetimlerin halklarının, söz konusu meşruiyeti sağlamak için, erişim ve etki gücünden yararlanmaları gereken temel kaynaktır. Özellikle ‘yeni medya edimleri', toplumsalın, zamana ve mekâna ilişkin sınırlarını aşarak, ‘radikal demokrasi' kavramını bir kez daha gündeme taşımış; birey-devlet ilişkisi bağlamında, demokrasi kuramlarını ve diyalojik yeterliliklerini sorgulama nesnesi haline getirmiştir. Wikileaks adlı yeni medya mecrasının tüm dünyada ses getiren yayınları bunun en somut örneğidir. Çalışmamız, bu yayınlar ve ardından gelen müdahalelerin, devletler ve halklar tarafından nasıl algılandığına illişkin bilgilerin ortaya konulması ve süreç ve sonuçları bağlamında yorumlanmasını yöntem olarak benimsemiştir. Çünkü bu süreç bize, yeni medyanın ve dolayısıyla rasyonel müzakere ve iletişim kanallarına muhtaç olan demokratik siyasetin -müdahaleler nedeniyle parlak görünmeyen- geleceği ve yeni medyayla ilişkiselliği konusunda, önemli ipuçları sunmaktadır. Bu bağlamda, bir yeni medya örneği olarak Wikileaks'in yarattığı güncel etki ve gelişmelerin incelendiği çalışmamızda, medya ve literatür taraması ile hermeneutik (yorumsamacı) değerlendirme, yöntem olarak belirlenmiştir. Çalışma sonunda, Wikileaks'e ilişkin gelişmelerin, Batı dünyasının yeni medyaya yönelik müdahalelerini meşrulaştıracak bir sürecin de başlangıcı olma ihtimalinin kaçınılmazlığına ulaşılacağı öngörülmektedir.                Anahtar Sözcükler: Yeni Medya, Radikal Demokrasi, Wikileaks                Abstract: The Future of New Media in the Context of Radical Democracy Theory: ‘The Case of Wikileaks'              This study has been prepared with the purpose of putting forth radical democracy's relations with the world of communications, where radical democracy is considered as an alternative democracy project to post Marxism and which puts at the forefront the understanding of pluralism. As with the right to be different, the individual as well as becoming the interrogator of his rights and the communication channels considered as the provider of optimum balance between the individual and the state as the protector of order, gain importance in particular. Because genuine democracy rests on the presupposition that it can only be realized through rational discussion of politics and through communications. The unambiguous meaning of this is that under conditions where there is no ideal communication in the relations between citizens and the state, a genuine democracy cannot be said to take place. Removing the claims that democracy is insufficient can only take place with the participation in the decision mechanism of citizens through communicative processes. The most important characteristic of the media is that, while democratic administrations ‘possess administrative performances of public legitimacy' and in order to provide the said legitimacy, the media becomes the necessary basic source for citizens in accessing and benefiting from its power of influence. In particular, ‘the performances of the new media' has gone beyond society's limits of time and location and has once again put the concept of ‘radical democracy' on the agenda. In the context of the relations between the individual and the state, it has made it an investigative object of democratic theories and dialogical sufficiency. The revelations by the new media channel named Wikileaks that has resounded throughout the world is the most concrete example of this. This study has adopted as a method the information debated on how the said revelations and the interventions that followed were perceived by states and citizens. Since this process presents us important clues as to how the new media and thereby democratic politics (which doesn't look too bright due to interventions), which is in need of rational debate and channels of communication, will be in the future and its relationship with this new media will be explored. In this context, in our paper that has examined the effects of Wikileaks (as an example of optimum balance's most noncontroled new media example), media and literature analysis; hermeneutic evaluation has composed this paper's method. Possibility, this paper's conclusion will show us Wikileaks's process will be a beginning of West's intervention against new media.              Key Words: New Media, Radical Democracy, Wikileaks
- Research Article
1
- 10.58242/millifolklor.1167002
- Jun 30, 2023
- Milli Folklor
Avrupa’da 19. yüzyıldan itibaren yükselen romantik milliyetçilik düşüncesi ile yeni uluslar yaratma sürecinde halk ve halka ait olan her türlü geleneksel bilgi Avrupalı araştırmacıların ilgi alanına girmeye başlamıştır. Süreci, bu ürünlerin kayıt altına alınıp yayımlanması yönündeki çalışmalar takip etmiştir. Ulusların tarihî kökenlerini ve ulusa mensup kahramanların mücadelelerini terennüm etmesi hasebiyle destanlar, bu araştırmaların merkezinde yer almıştır. Modern uluslar, kendi uluslarının yüceliklerini ve eskiliğini kanıtlama adına sözlü kahramanlık destanlarını ortaya çıkarma gayreti içerisinde olmuşlardır. Etnik çeşitliliği ile Balkanlar, sözlü kahramanlık destanlarının derlenip yayınlanması çalışmalarının en önemli merkezlerinden birisi olmuştur. Zira sözlü destan yaratım geleneği bölgede yaşayan başta Boşnaklar olmak üzere Güney Slav halklarının yaşantılarında önemli bir yere sahiptir. Bu çerçevede yerli ve yabancı birçok araştırmacı, Güney Slav destanlarını kayıt altına alma gayesi ile önemli bir Slav nüfusunu bünyesinde barındıran Batı ve Kuzeybatı Balkanlarda derleme faaliyetleri yürütmüşlerdir. Elbette ki yalnızca ulus ve ulusçu düşünce ile olan sıkı münasebetleri, bölgedeki sözlü destan anlatma geleneğine karşı artan ilginin temel sebebi olmamıştır. 20. yüzyıl Batı edebiyatı araştırmalarının en önemli tartışmalarından biri kabul edilen ve Homer Sorunu olarak bilinen; İlyada ve Odesa destanlarının ne şekilde teşekkül ettiği; bu destanların tek bir kişi yahut birden fazla kişi tarafından mı kaleme alındığı; Homeros’un kimliği, destanların sözlü gelenekten mi kayda geçirildiği yoksa telif mi olduğu gibi soruların yanıtını bulma gayretleri kapsamında, birçok araştırmacı dikkatini sözlü destan yaratma geleneğinin hâlâ canlı bir biçimde varlığını devam ettirdiği Güney Slav coğrafyasına çevirmiştir. Bu araştırmacıların öncüleri, aynı zamanda 20. yüzyıl Homeros araştırmalarına damgasını vuran iki isim olan Milman Parry ve asistanı Albert Lord olmuştur. 1920’li yıllarda Paris Sarbonne Üniversitesi’nde doktora öğrencisi iken Parry, Güney Slav destanları ve destancılık gelenekleri ile alakalı yapmış olduğu çalışmalar ile tanınan Sloven halkbilimci Matija Murko ile tanışmış, onun yönlendirmeleri ile bölgede saha çalışmaları yapmaya karar vermiştir. 1930’lu yıllarda Harvard Üniversitesi Klasikler bölümünde göreve başlayan Parry, 1933 yılında ilk kez bölgeye gelmiş ve aralıklarla toplam 2 yıl bölgeden ağırlıklı olarak destan olmak üzere önemli sayıda sözlü malzeme kayda geçirmiştir. Milman Parry’nin 1935 yılında ani ölümü üzerine asistanı Albert Lord onun çalışmalarını nihayete erdirmiştir. Kayıt altına alınan ve dünyanın en hacimli sözlü şiir koleksiyonu olarak kabul edilen külliyatın büyük bir kısmı destanları ihtiva etmektedir. Koleksiyon, Harvard Üniversitesi, Widener Kütüphanesi bünyesinde muhafaza edilmektedir. Koleksiyon, Parry ve Lord’un kayıt altına aldığı malzemenin yanı sıra Zagreb ve Belgrad’dan daha önce kayıt altına alınan Güney Slavlarına ait kahramanlık şiiri koleksiyonları eklenmek suretiyle bugünkü hâlini almıştır. Bu çalışmada Milman Parry ve Albert Lord’un Güney Slav destanlarını derleme çalışmaları, bu çalışmaların hedefleri ve neticeleri ve koleksiyonda mevcut olan malzemenin değerlendirmesi yapılacak, son tahlilde her ne kadar da Homer meselesinin çözümü adına yapılmış olsa dahi bu çalışmaların Güney Slav destan araştırmalarına olan katkısı üzerinde durulacaktır.
- Research Article
- 10.46641/medeniyetsanat.1322530
- Dec 30, 2023
- Medeniyet Sanat Dergisi
Her medeniyet, yaşam ve ölümü mimari bağlamda mekâna farklı şekilde yansıtmıştır. Tarih boyunca Türklerin geleneğinde yaşamın sona ermesiyle başka bir hayata geçileceğine dair olan inanç, günümüzde de olduğu gibi hep var ola gelmiştir. Bu inanç, farklı mekân biçimlemesini de beraberinde getirmiştir. Geçmişten günümüze dek gelen bu gelenek, süreklilik arz etmiş ve birbirleri ile bağlantılı şekilde değişerek günümüze gelmiştir. Kısaca, mezar mimarisi olarak nitelendirilen, topluma mal olmuş, döneminin önemsenen şahsiyetleri için inşa edilmiş sanatsal ve mimari eserlerdir. Bu mimari, geçmişte kurgan, sonrasında türbe ve günümüzde ise anıt mezar olarak tanımlanmaktadır. Çalışmanın kapsamı, geleneksel mezar mimarimizin yansımalarından bir örneği ele almıştır. Çalışma konusu yapı, Muğla ili, Milas ilçesi, eski Milas-Aydın yolu üzerindeki Şenköy’ündedir. Tarihsel ve manevi önder kabul edilen Şeyh Bedrettin için inşa edilmiş erken dönem Osmanlı türbe mimarisinin örneklerinden birisi olması sebebiyle mimari mekânsal düzenlemeyi konu edinmiştir. Bunun yanında söz konusu türbenin rölövesi, restitüsyonu ve restorasyon projeleri 2013 yılında Muğla Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylanmış, sonrasında 2015 yılında restorasyonu tamamlanarak yapısal sorunları giderilmiş ve sağlam hale getirilmiştir. Bu makalede, taşınmaz kültür varlığı olan Şeyh Bedrettin Türbesi’nin mekânsal düzenlemesinin ve mimari dilinin tanımlanarak gelecek kuşaklara aktarılması amaçlanmıştır.
- Research Article
- 10.56361/usul.1416121
- Jun 30, 2024
- Usul İslam Araştırmaları
Tarih boyunca dinler, insan hayatının bir bütünü ve vazgeçilmezi olmuştur. Tanrıya inanç duygusu, ilk insandan günümüze kadar devam edegelmiştir. İnsanın kendisini, çevresini ve doğayı sorgulaması, Tanrı-insan ve insan-evren arasındaki ilişkiyi araştırma çabasına bürünmesi Dünyanın her yerinde, var olan tüm milletlerde, geçmiş tarihlerde süregelmiştir. İnsanın kutsal ile olan irtibatı yaşamının birçok kısmını etkilemiştir. Primitif kültürlerden modern çağa ve günümüzde de din olgusu varlığını sürdürmüştür. Biz bu çalışmamızda Hinduizm’de Tanrı-İnsan ilişkisinde temayüz eden/öne çıkan kavramları inceleyeceğiz. Bu başlık altında vahiy başta olmak üzere Hint inancında Tanrı ile irtibat halinde olan ve oluşan unsurları araştıracağız. Hinduizm’de vahiy şruti kelimesiyle işitilen, görülen anlamında kullanılmaktadır. Belli bir peygamber ve vahiy tasavvuru olmayan Hint dinide vahiyler genellikle rişi adı verilen bilge kişiler tarafından alınır. İnsanüstü güçlere sahip bu fenomenler duyusal ve sezisel özellikleri sayesinde vahye ulaşırlar. Ayrıca ilk kutsal kitapların yazarı olarak da kabul edilen rişiler Hinduizm’de Tanrıdan sonra en otoriter kişiler olarak kabul edilir. Makalemiz, Hinduizm’de vahiy konusunda eksik olduğu düşünülen bu boşluğu doldurma amacı gütmektedir. Bu sebeple araştırmamızda şruti, smriti, vedalar ve rişi gibi Tanrıyla doğrudan bağlantısı olan ve ayrıca vahiy statüsüne giren kavramlar ele alınmıştır. Makelemizin Hinduizm’de vahiy olgusunun anlaşılmasına katkıda bulunmasını ümit ediyoruz.
- Research Article
- 10.14395/hid.1613612
- Jun 30, 2025
- Hitit İlahiyat Dergisi
Bu makale yaşadığı dönemin seçkin şairlerinden olan, günümüzde ise akranlarına nazaran bilimsel çalışmalarda hakkında yeterince çalışma yapılmamış olan Câhiliyye şairi Beşâme b. Ğadîr’in hayatını, şairliğini ve şiirlerinde işlenen ana temaları konu edinmektedir. Birçok kaynak, Gatafân kabilesinin nadide şairlerin başında gelen Beşâme’nin, meşhur muallaka şairi Züheyr b. Ebî Sülmâ’nın dayısı olduğunu kaydeder. Nakledildiğine göre Züheyr, şiir sanatında dayısı Beşâme’den etkilenmiş ve bu ilmi ondan öğrenmiştir. Bu durum Beşâme’nin şiirdeki yerini ve edebi kişiliğini açıkça açıkça ortaya koymaktadır. Züheyr gibi şiirleriyle ün kazanmış önemli bir şahsiyetin etkilendiği bu zatın hayatı ve şiirlerinin muhtevasını müstakil bir şekilde ele alan bir çalışmanın mevcut olmaması, literatürde dikkate değer bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır. Adından söz edilen şairin yazdığı manzumeleri konu edinen birtakım çalışmalara rastlanılmışsa da bunlarda daha çok şiirlerin retorik yönünün ele alındığı gözükmektedir. Böyle bir çalışmanın yapılması fikrini oluşturan temel saik de budur. Araştırmanın temel amacı kaynaklarda biyografisi ve şairliği hakkında pek az bilgi verilen mezkûr şairin nazmettiği şiirler ışığında onun hayatı ve şairliğine dair daha geniş çaplı bilgiler elde etmenin yanı sıra edebi kişiliğini ortaya koymaktır. Câhiliyye döneminde nazmedilen şiirler; hamaset, gazel, hikmet, medih, fahr, vasıf gibi birçok konu ihtiva etmektedir. Araştırmanın temel hedeflerinden biri de o dönemde yaşayan Beşâme’nin şiirinde işlenen edebi temaların mahiyetini irdelemek ve ait oldukları dönemin sosyokültürel atmosferine ışık tutmaktır. Nitel araştırma paradigması içerisinde yapılandırılan bu çalışmada, tarihsel analiz ve doküman incelemesi yöntemleri esas alınmıştır. Araştırmanın merkezine câhiliye dönemi şairlerinden Beşâme’nin hayatı ve şiirsel birikimi yerleştirilmiştir. Bu doğrultuda, dönemin şairlerini konu edinen, onların biyografik bilgilerini aktaran ve şiirlerine yer veren klasik kaynaklar, araştırmanın birincil kaynakları olarak kullanılmıştır. İkincil kaynaklar kapsamında ise Arap edebiyatına dair klasik şiir mecmuaları, nesep ve kabile yapılarını inceleyen tarihî kaynaklar ile konuyla ilgili güncel akademik çalışmalar dikkate alınmıştır. Böylelikle hem tarihsel hem de çağdaş perspektifleri bir araya getiren bütüncül bir yöntem izlenmiştir. Yapılan tetkikler neticesinde sözü edilen şairin, yaşadığı dönemde hem siyasal hem de sanatsal bakımdan otoriter bir kişiliğe büründüğü, yazdıkları şiirlerin gazel, vasıf, itap, hikmet ve hamaset temalarını ihtiva ettiği ve bunların içeriğinden güzel ahlakıyla örnek bir şahsiyete ve liderlik vasfına sahip olduğu anlaşılmaktadır. Beşâme’den bahseden kaynakların çoğu onu Câhiliyye dönemi şairleri arasında zikrederken bazısı onu muhadram şairlerden saymaktadır. Kabul edilen yaygın görüşe göre ise Câhiliye şairidir. Câhiliyye dönemi dendiğinde çoğu zaman kabilecilik, asabiyet ve bu anlayışın sebebiyet verdiği kızgın savaşlar, birtakım olumsuz olaylar, meydana gelen adaletsizlikler ve batıl inançlar akla gelmektedir. Yapılan araştırma sonucunda ise söz konusu anlayışa sahip insanlardan istisna edilebilecek ender şahsiyetlerin olduğu kanaati hasıl olmaktadır. Bu şahsiyetler arasında yer alanlardan biri de çalışmamıza konu teşkil eden Beşâme’dir. Kaleme aldığı şiirlerde onun bütün yaşantısının son derece vefa, diğergâmlık, barışseverlik gibi ahlaki örneklerle dolu olduğuna tanıklık ederiz. Bu durum hem kendisinin hem de temsil ettiği halkın yaşam anlayışını ortaya koyma açısından dikkate değerdir. Edinilen bilgilere göre zikri geçen şairin kaleminden çıktığı söylenen şiirlerin çoğunun aidiyetinde şüphe yok iken bazısının nispeti konusunda kuşku duyulmaktadır. Devam et nispet edilen şiirin aidiyet sorunu, filolojik, biyografik, edebî ve metinler arası analizlerin bir arada kullanıldığı bütüncül bir araştırma modeliyle ele alınarak çözümlenmeye çalışılmıştır. Kendisine ait olduğu düşünülen ve günümüze kadar ulaşan şiirlerin sayısı ise hayli az olduğu müşahede edilmektedir. Ancak Arap edebiyatı tarihinde önemli bir isim olarak karşımıza çıkan muallaka şairi Züheyr b. Ebî Sülmâ gibi bir şahsiyetin onun eğitim süzgecinden geçmiş olması, Beşâme’nin, şiiri Züheyr’e miras olarak bıraktığını söylemesi ve pek çok şairin yetiştiği bir aileye mensubiyeti, kaynaklarda tespit edilen şiirlerden daha fazla şiirinin olduğuna işaret etmektedir. Sonuç itibariyle Arap ediplerinin öncü şahsiyetlerinden biri olan mezkûr şairin edebi yönünü keşfetmeyi hedefleyen bu araştırmanın yukarıda bahsi geçen hususlar açısından alana katkı sağlaması temenni edilmektedir. Bu bakımdan çalışmanın yapılacak benzer araştırmalara bir basamak oluşturması beklenmektedir.
- Research Article
3
- 10.21054/deuifd.1378335
- Dec 27, 2023
- Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
Ignaz Goldziher, Batı dünyasında İslâm araştırmalarının üstadı kabul edilen, çalışmalarıyla Müslüman ve Batılı araştırmacıları etkileyen bir ilim insanıdır. O, bazı Müslümanlara ithamlarda bulunurken bazılarını övmüş, bu durum Müslümanlara karşı tutarsız davranışlar sergilediği düşüncesini akıllara getirmiştir. Makalenin yazılma sebebi Goldziher’in bu tavrının arkasında yatan nedenleri araştırmaktır. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Goldziher’in İslâm, Kur’ân, Hz. Muhammed ve hadislere yaklaşımında ilmî tarafsızlığını yitirdiğine yönelik çalışmalar olduğu halde Müslümanlara karşı tutarsızlıklarını inceleyen bir araştırma mevcut değildir. Hem bu boşluğu doldurmak hem de onun doğru tanıtılmasına katkı sunmak amacıyla bu makale yazılmış, Muhammedanische Studien (İslâm Kültür Araştırmaları) adlı kitabı ile onunla ilgili araştırmalardan faydalanılmıştır. Makale, Goldziher’in Müslümanlara karşı sergilediği bu tavrın sebeplerini araştırmakla sınırlandırılmış, çalışmanın hacmini zorlamamak amacıyla sınırlı sayıdaki örnekle iktifa edilmiştir. Makalede veri toplama ve analiz yöntemi kullanılmıştır. Çalışmanın sonunda Goldziher’in tezlerinin önünde engel gördüğü Müslümanlara ithamlarda bulunduğu, hedeflerine ulaşmak için istismar edebileceklerini ise methettiği, ilkeli ve tutarlı bir yaklaşım içinde olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
- Research Article
- 10.47425/marifetname.vi.1457775
- Jun 30, 2024
- Marifetname
Kurulduğu günden beri İslam hukukunu uygulayan Osmanlı devleti, süreç içerisinde zamanın gerektirdiği düzenlemeleri yapmaktan geri durmamıştır. Osmanlı’da İslam hukukçularının fıkıh usulünün esasları doğrultusunda şer‘î kaynaklara dayanarak ürettikleri hukuka şer‘î hukuk, devlet başkanlarının fermanlarıyla oluşup kanunnâme adıyla yürürlüğe giren hukuka da örfi hukuk adı verilmiştir. Osmanlı’da yerleşmiş bu kanunnâme geleneğine rağmen Tanzimat dönemine kadar bir hukuk dalının bütününü içine alan bir kanunlaştırma faaliyeti olmamıştır. Tanzimat’tan sonra bir taraftan şer‘î ve örfî hukuktan oluşan milli hukuk tedvin edilirken diğer taraftan bazı batılı kanunlar iktibas edilmiştir. Böylece hukukta bir ikilik meydana gelmiş ve Türk hukuk tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Biz bu makalemizde bu dönemde hazırlanan Kânûn-ı Esâsî’yi kaynak açısından ele alıp inceleyeceğiz. Bu çalışma ile çoğunluk tarafından Türk hukukunda ilk yazılı anayasa olarak kabul edilen Kânûn-ı Esâsî’nin ne derece Milli/İslam hukuku kaynaklı olduğunu ortaya koymayı hedeflemekteyiz. Önce “Kânûn-ı Esâsî’nin Hazırlanması” başlığı altında hazırlık aşamasındaki fikri ve siyasi süreçleri, ilanı sırasındaki gelişmeleri, hukuki mahiyeti ve muhtevasının ne olduğunu ifade edeceğiz. Sonra da “Kânûn-ı Esâsî’nin Milli/İslam Hukuku Kaynaklı Oluşu Meselesi” başlığı altında hazırlık aşamasındaki tartışmaları, tasarılarda ve kabul edilen metinde ulemanın katkısının olup olmadığını ortaya koymaya çalışacağız. Sonuç olarak bu anayasada yeni bazı kural ve kurumlar ilave edilmekle birlikte Osmanlı Devleti’nin başından beri var olan siyasî ve hukukî yapısının temel esaslarıyla korunduğu görülmektedir diyebiliriz. Bu haliyle Kânûn-ı Esâsî’nin, sadece Milli/İslam hukuku kaynaklı olmayıp karma usulle hazırlandığını söyleyebiliriz.
- Research Article
- 10.28948/ngumuh.1193513
- Aug 16, 2023
- Ömer Halisdemir Üniversitesi Mühendislik Bilimleri Dergisi
Bu çalışmada mobilya sektöründe satış sonrası hizmetler alanında müşterilerin yedek parçalı çağrılarına (yedek parça kullanarak tamir-bakım yapma süreci) daha kısa sürede cevap vererek (yani yedek parçalarını daha kısa sürede tedarik edip ilgili bölgesine sevk ederek) daha kısa sürede ürünlerine tamir-bakım işlemlerini gerçekleştirmek ve böylece müşteri memnuniyetini artırmak amaçlanmıştır. Aynı çağrı numarasının altındaki tüm yedek parçalar bölgeye ulaştıktan sonra müşterinin sorunlu olan ürününün tamiratı ancak yapılabilir. Aynı çağrı numarası altında birlikte sipariş olarak çekilen kalemlerin tespiti Weka paket programı yardımıyla birliktelik analizi çıkarımı veri madenciliği uygulamasıyla yapılmıştır. Her geçen gün büyük önem kazanan ve en az üretim kadar büyük öneme sahip olduğu artık herkes tarafından kabul edilen satış sonrası hizmetler sektöründe müşteri memnuniyetini artırmak için birliktelik analizi yapılarak yedek parça stok tutma uygulaması bu alanda yapılan bir ilk uygulamadır. Birliktelik analizi çalışmasının oldukça farklı uygulama ve kullanım alanları da vardır. Bu çalışma sonunda depodan yedek parça toplama süresinde %19,3’lük bir iyileşme sağlanmıştır.
- Research Article
3
- 10.58242/millifolklor.1279655
- Dec 14, 2023
- Milli Folklor
Makalede Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi öncesinde folklorun Birleşmiş Milletlerin eğitim, bilim ve kültür alanlarında görevli kurumu olan UNESCO tarafından 1989 yılında hazırlanan Gele-neksel Kültür ve Folklorun Korunması Tavsiye Kararı’nın hazırlık süreçleri ve etkin uygulanma dönemi incelenmiştir. UNESCO’nun kültürel mirasın korunmasına yönelik çalışmaları, 1954 yılında kabul edilen “Silahlı Bir Çatışma Halinde Kültür Mallarının Korunmasına Dair Sözleşme” ile başlamış, 1970 yılında kabul edilen “Kültür Varlıklarının Kanunsuz İthal, İhraç ve Mülkiyet Transferinin Önlenmesi ve Yasak-lanması İçin Alınacak Tedbirlerle İlgili Sözleşme” ile sürmüştür. UNESCO’nun 1972 yılında kabul ettiği “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunmasına Dair Sözleşme” ile bütün dikkatini somut kültürel mirasa yöneltmiş olması, uluslararası toplumda eleştiri konusu olmaya başlamıştır. Bu eleştiriler, Bolivya Hükûmeti-nin öncülüğünde 1973 yılındaki hazırlanan ve kayıtlara Bolivya Deklarasyonu olarak geçen bildirgede maddi kültürel mirasın korunmasının yanı sıra folklor ürünlerinin de korunması önerisi ile hız kazanmıştır. 1973 yılından Tavsiye Kararının kabul edildiği 1989 yılına kadar folklorun ne şekilde korunması gerektiği konusunda yoğun tartışmaların yapıldığı görülmüştür. Bir yandan WIPO’nun mevzuatı kapsamında folklorun fikrî mülkiyet yönü üzerinde durulurken diğer yandan UNESCO’nun folklorun tanımı, tespiti, korunması ve yaygınlaştırılması alanlarında çalışmalarını sürdürdüğü görülmüştür. Nitekim 1982 yılında alınan kararla 1985 yılında “Maddi Olmayan Kültürel Miras Alt programı” oluşturulur. 1973 yılındaki Bolivya Deklaras-yonu ile başlayan 1985 yılında UNESCO içinde kurulan birim ve oluşan farkındalıklarla devam eden bu çalışmalar 1989 yılında kabul edilen “Geleneksel Kültür ve Folklorun Korunması Tavsiye Kararı” ile so-nuçlanmıştır. Bu Tavsiye Kararı, folklorun korunmasına yönelik ilk uluslararası belge olmakla birlikte, somut olmayan kültürel mirasın korunmasına yönelik önemli adımlardan biridir. Tavsiye Kararı, folklorun tanımlanması, tespiti, korunması ve bu konuda uluslararası iş birliğinin sağlanması gibi konuları kapsamakta-dır. Tavsiye Kararı metninde o döneme kadar çeşitli belgelerde “yazarı belirsiz çalışmalar”, “folklor ifade-leri”, “maddi olmayan kültürel miras”, “sözlü miras” olarak adlandırılan ancak tanımı yapılmayan folklorun tanımı yapılmıştır. 1972 tarihli Sözleşme’den sonra folklorun korunmasına yönelik uluslararası çabanın aksine Tavsiye Kararı’nın 1989 yılında kabulünden sonra UNESCO üyesi devletlerden yeteri kadar ilgi görmediği görülmüştür. Bunun üzerine Tavsiye Kararı’nın tanıtılmasına ve yaygınlaştırılmasına yönelik dünyanın farklı bölgelerinde 1995-1999 yılları arasında bölgesel seminerler düzenlenmiştir. Bu seminerlerin sonunda Tavsiye Kararı’nın istenen başarıya ulaşmadığı tespitinde bulunulmuştur. 1999 Washington Konfe-ransı’nda bunun nedenleri üzerinde durulmuş ve alınacak önlemler değerlendirilmiştir. Tavsiye Kararı’nın farklı bölgelerde farklı algılanan terimler içermesi, uygulanmasına yönelik açıklamaların yer almaması, folklor ürünlerinin yalnızca arşivlenmesi yönüne değinmesi, sözleşme kadar geçerli ve görünür olmaması gibi eksiklikleri tespit edilmiştir. Bu eksikliklere rağmen Tavsiye Kararı ve ardından yapılan bölgesel toplan-tıların farklı devletlerin folklor alanındaki sorunlarını veya deneyimlerini uluslararası ortamda paylaşmala-rına imkân vermiş olması önemli bulunmuştur. Bölgesel toplantılarda çıkan sonuçlara bakıldığında bazı kültürlerin diğer kültürlerin baskısı altında kaldığı, küreselleşme nedeniyle tek tipleşmeye doğru gidildiği ve pek çok eski geleneğin, folklor ürünlerinin kaybolmak üzere olduğu ve bunu engellemek için uluslararası zeminde kimi çözüm önerilerinin getirilmesi gerektiği fikrinin öne çıktığı görülmektedir. Tavsiye Kararı’nın 1989 yılında kabulünden sonra 1994 yılında uygulama alanı bulan Yaşayan İnsan Hazineleri Programı ile 1997 yılında başlayan İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Kültürel Mirası Başyapıtları İlan Programı somut olmayan kültürel mirasın önemini ve tıpkı somut miraslar gibi daha güçlü belgelerle korunması gereğini ortaya çıkarmıştır. Bu tespit ve uygulamalar ise 2003 yılında imzalanan Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi ile yeni bir evreye geçmiştir